Kayıtlar

Köşe Yazısı: Cengiz Aldemir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Herkes Ev Sahibi Olacaktı, Milyonlar Baba Evine Mahkûm Oldu!

Resim
​Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, iktidarın ilk yıllarındaki o iddialı sloganları çok net hatırlıyoruz. "Herkesi ev sahibi yapacağız." O günlerde atılan temeller, inşaat sektörünü büyümenin motoru yapma iddiaları, birçoğumuza bir refah artışının habercisi gibi gelmişti.  Ancak "İnşaat ya Resulallah" mantığıyla, kenti betona boğan, ranta dayalı bu anlayışın faturasını bugün çok ağır ödüyoruz. Maalesef iktidarın en büyük karnelerinden biri olan konut sorunu, bugün çözülemez görünen kronik bir barınma krizine dönüştü. ​Artık Türkiye’de barınma, Anayasal bir hak olmaktan çıkıp sermaye sahiplerinin paralarını koruduğu bir yatırım aracı haline geldi. Dar gelirli, emekli, genç... Kendi ülkesinde kiracı hatta evsiz konumuna düşürüldü. Tablonun vahametini anlamak için rakamlara ve sokaktaki insana bakmak yeterli. ​Ekonomideki yanlış politikalar ve tetiklenen enflasyon sarmalı, konut piyasasındaki tüm dengeleri altüst etti. Öyle ki, Türkiye’deki kira artışları...

Boş Cüzdanlar, Raf Ömrü Biten Vaatler ve Algı Yönetimi!

Resim
Bazen sabah uyandığında insan neyi konuşacağını, derdini kime anlatacağını gerçekten şaşırıyor. Daha dün markette el yakan o fahiş etiketleri, faturaların boynu büken o insafsız tutarlarını tartışırken; akşam ekranlarda bambaşka bir rüzgar esmeye başlıyor.  Bir bakmışız ekonomi, geçim derdi, atanamayan öğretmenler, esnafın feryadı uçup gitmiş; yerini tarihin derinliklerinden ya da geleceğin uzay projelerinden gelen devasa "müjdelere" bırakmış. ​Sanki görünmez bir el, toplumun kumandasına basıp durmadan kanal değiştiriyor.  Peki, bu düzen nasıl işliyor?  Aslında kurallar o kadar ezberlendi ki, artık kimse şaşırmıyor bile. ​ İktidarın hafızası, işine gelmeyenleri silmekte oldukça usta. Seçim meydanlarında kulakları çınlatan o coşkulu vaatleri hatırlayan var mı? Hani "mülakat kalkacaktı", hani gençler ilk işlerinde vergi ödemeyecekti,  hani enflasyon tek haneye indirilecekti? ​Yıllar geçti, o vaatler broşürlerin arasında tozlandı. Gençler hala mülakatlarda ...

Koltuk Sıcağı ve Gerçeklik Duvarı. Bir İktidar Neden ve Nasıl Düşer?

Resim
Siyaset koridorlarında yürüyen herkesin unuttuğu, ama tarihin her sayfasında altın harflerle ya da kanla yazılmış 'hiçbir iktidar baki değildir' diye bir kural vardır.  Zirvedeyken etrafını saran alkış seslerinden görünmeyen o sarp uçurum, aslında yıllarca tuğla tuğla örülmüştür. Dışarıdan bakıldığında sarsılmaz görünen yönetimler, çoğu zaman bir günde devrilmezler; uzun süreli bir ihmaller zincirinin, kibrin ve gerçeği ıskalamanın altında sessizce ezilirler. ​Peki, onca güce, istihbarata, bütçeye ve kuruma rağmen bir yönetim nasıl olur da o koltuğu kaybeder?  Cevap, sandığınızdan çok daha yalındır. ​Her şeyden önce, en güçlü iktidarı deviren ne silah ne de dış mihraklardır; mutfaktaki tenceredir. Halkın cebindeki para eriyor, pazardaki yangın sönmüyor ve çocuklarının yarınına dair umut kalmıyorsa, o ülkede hiçbir lider koltuğunda rahat oturamaz.  En çarpıcı örnek ise tarihte yerini almış olan, Fransız ihtilalinin patlak verdiği 1789'da yaşanmıştır. Saraydakil...

Meclis Kürsüsünde Laf Çok, Ormanları Korumaya Niyet Yok!

Resim
​ Her yaz Akdeniz ve Ege'nin dağlarında ormanlarımız küle dönerken, bu ülkenin topraklarında yaşayan herkesin de canı yanıyor. Kaybettiğimiz her ağaç, hayatını kaybeden her canlı geleceğimizi biraz daha karartıyor. Peki, milletin iradesinin kalbi olan Meclis bu büyük felaket karşısında ne yapıyor? ​Yangınlar ciğerimizi yakarken, Meclis kürsüsünden sadece şu hamasi cümleler yükseliyor: ​ " Orman yangınlarıyla mücadelede yeterli miyiz?" ​"Eksikliklerimiz neler?" ​"Bu yangınları çıkmadan nasıl önleyebiliriz?" ​Sadece konuşuluyor. "Aynı hataları yaparak farklı sonuçlar elde edemeyiz" ezberinden öteye geçilmiyor. ​Mecliste acıyı paylaşmak önemli; ancak yetersiz. Muhalefet her yıl ısrarla araştırma komisyonları kurulmasını, konunun siyasi rekabetten uzak tutularak bilimle ve ciddiyetle ele alınmasını öneriyor. Buradan bir kere daha; yangın sezonu geldiğinde acil eylem planlarının eksiksiz çalışmasının hayati bir zorunluluk olduğun...

Ekranlarda "Sendikalı Olun", Gerçekte Yüzde 6 Barajı: İki Yüzlü Çalışma Düzeni!

Resim
Çalışma hayatının dumanı tüten tezgahlarında, metal fabrikalarında, inşaat iskelelerinde ya da kargo depolarında çalışan milyonlar için "sendikalı olmak" artık anayasal bir haktan ziyade, adeta bir hukuk mücadelesi ve göze alma meselesi durumuna geldi. ​Bakanlık kürsülerinden, televizyon ekranlarından yayımlanan şık kamu spotlarında işçilere sesleniliyor: “ Sendikalı olun, güvenceye kavuşun.” Reklam filmleri modern, mesajlar cana yakın, niyet ise kağıt üstünde çok “demokratik”. ​Peki, gerçeğin mutfağında rüzgar nasıl esiyor? ​Emek Partisi milletvekilleri İskender Bayhan ve Sevda Karaca’nın Meclis gündemine taşıdığı veriler, bu süslü cümlelerin altındaki acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Türkiye’de kayıtlı 17,4 milyon işçiden yalnızca 2,4 milyonunun sendika üyesi olduğu açıklandı. Resmî oran yüzde 13,96 gibi cılız bir seviyede kalırken, kamu işçileri dışarıda bırakıldığında özel sektördeki sendikalaşma oranının yüzde 6-7 bandına sıkıştığı görülüyor. ​...

Tek Bir Bağımsız Kalem Bile Karanlığı Aydınlatmaya Yeter!

Resim
Demokrasi denilen kadim yapı, süslü kürsülerde yapılan ihtişamlı konuşmalarla değil, halkın haber alma hakkının ne kadar korunduğuyla ölçülür. Bir ülkede demokrasinin nefes boruları tıkandığında, ilk önce gerçeğin sesini topluma ulaştıran bağımsız kalemler hedef alınır.   ​Ne var ki, bu topraklarda hakikati savunmanın tarihi, aynı zamanda ağır bedellerin, mahkeme salonlarının ve göğüslenen haksızlıkların tarihidir. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, henüz yeni rejimin inkılap ve yapılanma sürecinde bile basın üzerindeki baskılar gecikmemiş; Ahmed Emin Yalman, Velid Ebüzziya, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Şükrü Esmer ve Eşref Edip gibi dönemin önde gelen gazeteci ve yazarları, yazdıkları yazılar ve muhalif duruşları nedeniyle İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanarak ya da mahkeme kapılarında sabahlayarak Cumhuriyet tarihinin ilk basın mahkûmiyetlerine ve tutuklamalarına maruz kalmışlardır. ​Bugün dönüp baktığımızda, bağımsız ve omurgalı gazeteciliği hazmedemeyen, kalemi...

Can Boğazdan Gelir Derken, Boğazımızdan Gidenler Canımızı Alıyor!

Resim
Sabah kahvaltı yaparken ​şöyle bir düşündüm. Soframıza koyduğumuz bir dilim peynirden, akşam tenceremizde kaynayan yemeğe kadar her şey artık bir soru işareti. Eskiden "Can boğazdan gelir" derdik, şimdi korkarım ki boğazımızdan gidenler canımızı alıyor. ​Gıda meselesi öyle geçiştirilecek, üç beş denetimle halledilecek bir şey değil; bildiğiniz millî güvenlik meselesi bu. Ama maalesef tarladan sofraya uzanan o güzelim zincir, ne yazık ki ekonomik krizin, denetimsizliğin, başı boşluğun ve biraz daha fazla kâr hırsının kurbanı olmuş durumda. ​İşin en acı ve bir o kadar da insanın kanını donduran hikayesi ise tarlada başlıyor. Çiftçi zaten borç içinde, girdi maliyetleri boyunu aşmış. Gübreymiş, zirai ilaçmış derken adamcağız az maliyetle yüksek verim alayım derken eli kolu bağlanıyor. Sonuç mu?  Pestisit yani o zehirli ilaç kalıntıları doğrudan ürünlerimize geçiyor. Hani şu Avrupa Birliği var ya; "Bu üründe kalıntı var, sağlığa zararlı" deyip sınır kapıların...

Pusulayı Kaybettirenler Kulübü'ne Hoş Geldiniz

Resim
Ey ahali, siyaset dediğimiz mekanizma bazen öyle trajikomik hallere bürünür ki, insan gülmekle ağlamak arasında gidip gelir. Hani eskiler "Kılavuzu karga olanın burnu b...ktan kurtulmaz" derler ya, bizim siyaset sahnesindeki bazı eski tüfekler ve mümtaz ekipleri de kılavuz araya araya sonunda öyle bir noktaya geldiler ki, artık kargaya bile rahmet okutuyorlar. ​Ekranlarda dönen tartışmaları, "figüran" haberlerine gösterilen fevri tepkileri, Çağdaş Gazeteciler Derneği ( ÇGD)'nin "Habere tehditle değil belgeyle cevap verilir" uyarısını ve CHP yetkililerinin gazetecilere yönelik tavırlarını izlerken insan ister istemez düşünüyor: Bu nasıl bir ferasetsizliktir? diye sorar. Türkiye'de ve Avrupa nezdinde önemli bir gazetecilik misyonu üstlenen, üyesi olduğum Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), yaşanan olayların ardından meslektaşlarımızı tehdit etmeye kalkan butlan yönetimine, '' Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, meslektaşlarımızı tehd...

Türkiye'de Kentler Neden Gettolaşıyor?

Resim
​Bugün büyükşehirlerin en şaşaalı bulvarlarından içeriye, sokak aralarına doğru şöyle bir adım attığınızda karşınıza çıkan tablo, ekranlarda izlediğimiz pembe tablolardan fersah fersah uzakta olduğunu görürsünüz.  Yoksulluk artık köylerin, kırsalın sessiz bir kaderi olmaktan çıkıp beton yığınlarının arasında, metropollerin çeperlerinde patlamaya hazır bir saatli bombaya dönüştü. Aynı şehrin içinde yaşayan insanlar birbirinin lüksünü ya da sefaletini anlamakla kalmıyor; artık birbirine yabancılaşan, hatta korkan iki ayrı dünyaya hapsolmuş durumda. ​Peki, bu devasa sosyal yara neden ana akım siyasetin ve ekranların gündemine tam anlamıyla girmiyor? Çünkü iktidar ve medya için yoksulluk, kalıcı bir kalkınma politikasıyla çözülmesi gereken yapısal bir sorun değil; seçim dönemlerinde dağıtılan üç beş yardım kolisinden, geçici erzak yardımlarından ibaret bir "lütuf" mekanizması. Mekânsal ve sosyal ayrışmanın yarattığı o derin uçurum, göz önünden kaldırıldığı sürece yok ...

Gençlerin Ruh Sağlığı Siyasetin Bütçesinde Neden Yok?

Resim
​Gençlerin Ruh Sağlığı Siyasetin Bütçesinde Neden Yok? ​Bir ülkenin en büyük sermayesi, sokaklarında koşan çocukları ya da fabrikalarında ter döken işçileri değil; o ülkenin yarınına inanan, sabah uyandığında "Bugün güzel bir şeyler olabilir" umudunu taşıyan gençliğidir. ​Ancak bugün Türkiye’de milyonlarca genç; gözleri cam gibi parlayan bireyler olmaktan çıkmış, sabahları tünelin ucundaki ışığı değil sadece önlerindeki mesaiyi veya aşılması imkânsız duvarları gören sessiz mahkûmlara dönüşmüştür. Listelerin arka sıralarına itilen, "oy" hesaplarının arasında kaybolup giden en büyük gizli krizimiz tam da budur: Gençlerin ruhsal çöküşü ve toplumsal bağlarının sessizce kopuşu. ​Bugün kuşağımızın dili değişti. Eskiden gençler gelecekten, hayallerinden, kuracakları yuvadan veya yapacakları buluşlardan bahsederdi. Şimdi lügatımızda tek bir kelime var: 'Tükenmişlik'. ​Asgari ücretin ya da hemen biraz üzerindeki rakamların bir kâbus gibi gençlerin üzerine...

​"Böldüler, Bittiler" Diyorlardı; Halkın Partisi Küllerinden Yeni Parti'de Doğdu!

Resim
Türkiye siyaseti uzun zamandır benzeri görülmemiş bir çalkantının içinden geçiyor. Bir yanda ülkeyi yıllardır tek başına yöneten ve her türlü köşeye sıkıştırma taktiğini deneyen bir iktidar var; diğer yanda ise halkın değişim umudunu omuzlayan ana muhalefet cephesi. Ancak son günlerde yaşananlar, siyasette taşları yerinden oynatan tarihi bir kırılmaya sahne oldu. Özgür Özel’in attığı cesur adım, sadece bir ayrılık ya da parti kuruluşu değil; iktidarın ve hesap uzmanlarının tüm planlarını altüst eden stratejik bir ateş yaktı.  ​Gelin, bu noktaya nasıl geldik ve bu yeni hareket neden bu kadar hayati, biraz daha yakından ve samimi bir dille bakalım. ​Cumhuriyet Halk Partisi, bu ülkenin kurucu değerlerinin, demokrasisinin ve laiklik mücadelesinin omurgasıdır. Bu tarihsel misyon öyle kolay kolay silinemez, kağıt üstündeki oyunlarla yok edilemez. Ancak iktidar bloku, karşısındaki bu en büyük engeli zayıflatmak, hantallaştırmak ve kendi iç meseleleriyle boğuşur hale g...

Tecrit Değil, Adalet! Sanat ve İnsan Onuru İçin Evrensel Hukuk Hemen Şimdi!

Resim
​İçimiz acıyor, kelimeler boğazımızda düğümleniyor. Adalet, bir toplumun en temel taşıdır; o sarsıldığında hepimiz ortak bir sorumluluk ve endişe duyarız. Bugün Marmara Hapishanesi’ndeki infaz koşulları, bu konudaki kaygıları bir kez daha gözler önüne seriyor. Yıllardır sanatla, ezgilerle uğraşan isimler ve çeşitli gerekçelerle tutuklu bulunanlar, ağır tecrit koşulları altında yaşam mücadelesi veriyor. Seslerini duyurabilmek amacıyla açlık grevine başvuran mahpuslar bulunuyor. ​Grup Yorum üyeleri Can Kaba ve Cem Dursun'un yanı sıra, tecrit koşullarına karşı açlık grevini sürdüren Hasan Basri Yıldız ve parasız, bilimsel ve demokratik eğitim hakkı savunuculuğu nedeniyle tutuklanan Tacettin Erol Şahin bu süreçte yer alıyor. İnsanların hak arayışlarını ifade edebilmek için bedenlerini açlığa yatırmak gibi en yıpratıcı çarelere başvurması derin bir üzüntü kaynağıdır.  Açlık grevindeki mahpusların bu çığlığı, toplumsal vicdanın ortak sorumluluğudur. Yetkili makamların bu sesl...

Çöpten Geçinenlerin Umuduna Darbe!

Resim
​Sabah erkenden büyük şehirlerin sokaklarında, parklarında ya da çöp konteynerlerinin başında gözünüze çarpan o sessiz kalabalığı fark ettiniz mi hiç? ​Ellerinde büyük çöp torbalarıyla bir atık matikten diğerine koşan, her bir boş şişeden çıkacak üç beş kuruşun hesabını yapan insanlar... Kimi yaşlı bir amca, kimi geçim derdine düşmüş bir genç, kimi de evine ekmek götürmeye çalışan bir anne. ​Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın büyük bir gururla "döngüsel ekonomi" ve "çevreci politika" makyajıyla hayata geçirdiği Depozito Yönetim Sistemi (DYS), bugün sahada bambaşka bir gerçeğin aynası haline geldi. ​Normal şartlarda bu tür sistemlerin amacı bellidir. Doğayı korumak, ambalaj atıklarını kaynağında ayrıştırmak ve gelecek nesillere daha temiz bir dünya bırakmak. Ancak Türkiye’de artan enflasyon, dayanılmaz hayat pahalılığı ve derinleşen ekonomik kriz, bu masum çevreci adımı bile milyonlarca insan için "hayatta kalma mücadelesi" alanına çevirdi. ​Halk...

Sandıktan Korkmanın Bedeli Ve Bir İktidarın Çöküşünü İzlemek!

Resim
​Her sabah olduğu gibi güne yine bir "son dakika" gelişmesiyle başladık. Televizyonlarda, "CHP’li İzmit İlçe Belediyesi’ne yönelik operasyonda belediye başkanı, CHP ilçe başkanı ve çok sayıda çalışan gözaltına alındı..."  Ancak bu operasyon, toplumun genelinde artık bir "denetim" faaliyetinden ziyade, siyasi bir dizayn çabası olarak okunuyor. ​Siyaset, özünde bir rekabet işidir; ancak bu rekabetin yürütülme biçimi, bir yönetimin demokratlık seviyesinin aynasıdır.  Son dönemde Özgür Özel ve CHP’li belediyeler üzerinde yoğunlaşan idari soruşturmaları izliyoruz. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu durum, siyasi iklimi germekten öteye gitmiyor. İktidarın "oyun kurma" çabası, aslında kendi ayaklarının altındaki zemini hızla eritiyor. ​Sürekli yapılan bu baskınlar, artık vatandaşın vicdanında bir "denetim" mekanizması olarak değil, siyaseti masa başında dizayn etme girişimi olarak görülüyor. Oysa siyaseti sandık dışı yollarla şek...

Yasakların Gölgesinde ki Başkentte Adalet Çığlıkları​ Sürüyor!

Resim
Uzun zamandır Ankara’nın gri asfaltlarında yankılanan ayak sesleri, aslında ülkeyi sarsacak sessiz bir çığlığın da habercisidir. KESK üyelerinden hak arayan maden işçilerine, KHK süreçlerinin gölgesinde bir umut ışığı arayanlardan acısını dindirememiş ailelere kadar; bu insanlar sadece birer eylemci değil, adalet terazisinin yeniden dengelenmesini bekleyen bir toplum vicdanıdır. ​Uzun yıllardır başkentin sokaklarında, Bakanlıklar önünde, Meclis kapılarında... her eylemin kendine has ritmini, o çaresiz ama kararlı bekleyişlerini kamerayla çekmiş ve yazmış bir gazeteci olarak söylüyorum: Bu iktidar döneminde gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz bu yoğunlukta, bu çeşitlilikte bir "hak arama çabasına" daha önce hiç tanık olmadım. ​"Hak" kavramının bir lütuf değil, toplumsal sözleşmemizin en temel borcu olduğunu hatırlatan bu sesler, aslında ülkemizin demokratik olgunluk sınavının da bir yansımasıdır.  Vatandaşın derdini anlatmak için sokağı tercih etmesi,...

Sessiz Tehlike Kapıda. Su ve Deprem, Rantın Değil Bilimin Konusu Olmalı!

Resim
​Bazen kahvemi alıp balkona çıktığımda etraftaki binalara, çevreye bakıyor ve düşünüyorum: Biz gerçekten "yarın"ı planlıyor muyuz, yoksa sadece bugünü kurtarmanın telaşıyla mı savruluyoruz? Şöyle bir geçmişe baktığımızda 23 yıldır bu ülkenin yönetiminde olan bir anlayışın yaptıkları, maalesef çevresel sürdürülebilirlik ve afet yönetimi konusunda "sınıfta kalmanın" ötesine geçen bir ihmal zinciri olduğunu görüyoruz.  Bu yazıyı sadece bir siyasi eleştiri olarak değil, bir yurttaş olarak, gelecek nesillere karşı borçlu hissettiğim için yazdım. ​Hafızalarımızı tazeleyelim. Özellikle son yirmi yılda Türkiye’nin dört bir yanının, sürdürülebilirlik ilkelerinden uzak, rant odaklı bir şehirleşme anlayışıyla "betonlaştırıldığını" hepimiz gördük. Doğal yaşam alanlarının imara açılması, dere yataklarının daraltılması...  Sonuç?  Eskiden nadir gördüğümüz ani sel felaketlerinin artık her yağmurda bir "yeni normal" haline gelmesi gibi, ​sadece çevre...

Öğretmeni Susturulan Ülkenin Çocuğu Özgür Olamaz!

Resim
​Toplumun hemen hemen her kesiminin içini sızlatan bir konu var: Eğitimde fırsat eşitliği. Şu günlerde Ankara sokaklarına baktığımda, bir yanda emeğinin karşılığını arayan özel okul öğretmenlerinin haklı direnişini, diğer yanda ise atama beklerken umutları tükenen genç eğitimcileri görüyorum. Bu manzara sadece bir istatistik değil; aslında hepimizin vicdanını yaralayan bir sistemin özeti. ​Şöyle bir durup düşünelim; bir yanda bu ülkenin yöneten ve yönetimde söz sahibi olanların, karar vericilerin çocuklarının okuduğu o "butik" okullar var. Yabancı dilin su gibi konuşulduğu, robotik kodlamadan sanata, her imkânın sunulduğu o ayrıcalıklı dünya... Diğer yanda ise halkın çocuklarına reva görülen o zorlama sistemlerle kontenjanı doldurulan İmam Hatip meslek liseleri veya sürekli değişen sınav modelleri. Buradaki o bariz "ikili yapıyı" görmemek mümkün mü?  Bir tarafta geleceğin yöneticileri, diğer tarafta ise kaderine razı olması beklenen k...

Gülmeyi Unutan Toplum, Korkularına Yenilir!

Resim
​Bir ülkenin ne kadar "gelişmiş" olduğunu anlamak için gökdelenlerin yüksekliğine ya da yolların genişliğine bakmaya gerek yok. Asıl ölçü şu: O toplum, farklı düşüncelere, haklı eleştirilere ve hayata dair küçük şakalara ne kadar yer açabiliyor?  Bir toplumda huzurun ve saygının mayası; insanın sadece insan olduğu için değerli kabul edildiği, herkesin özgürce nefes alabildiği o geniş alandır. Ama son zamanlarda görüyoruz ki, ülkede bu nefes alanı giderek daralıyor. ​Eskiden kralların sarayında "soytarılar" olurdu. Onlar, kralların yüzüne kimsenin söyleyemediği doğruları mizah yoluyla söylerlerdi. Bugün stand-up sahneleri işte o kadim geleneğin modern hali. Komedyen sahneye çıkıp hayatın saçmalıklarını, hepimizin yaşadığı o trajikomik dertleri anlatınca; neden birileri bunu hemen "saldırı" olarak algılıyor? ​Çünkü işlerine geliyor.  Birileri kendi siyasi çıkarlarını korumak için, gelen her eleştiriyi "inancımıza veya değerlerimize saldırı...

Şehirler Beton, Kiralar Altın. İktidarın 'Ofis' Oyunu Kimi Kurtaracak?

Resim
Şu sıralar ne zaman iki kişi bir araya gelse konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: " Ev sahibi olabilmek bir yana, artık kiralık ev bulmak bile bir servet!" ​Tam bu tartışmaların ortasında, Resmî Gazete’de yeni bir düzenleme yayımlandı. Ne diyorlar? "Boş kalan ofisleri konuta çevirebilirsiniz." İlk bakışta kulağa sanki bir çözüm gibi geliyor, değil mi? "Boş bina çok, ev lazım, al sana fırsat!" Ancak işin içine biraz girip sorguladığınızda, durumun bir "kurtarma projesi"nden ziyade, yıllardır süregelen plansızlığın bir itirafı olduğunu görüyorsunuz. ​Düşünün; yıllarca "her yere plaza, iş merkezi" diye şehri beton yığınına çeviren kimdi?  Bu şehrin dokusunu, ulaşımını ve barınma dengesini rant uğruna bozanlar kimlerdi?  Şimdi o devasa ofisler boş kalınca, yani yatırımcı zarar etmeye başlayınca, iktidar hemen devreye girip "gelin bunları konut yapalım" diyor. Yani kendi elleriyle yarattıkları o "beton ekonomisi...

Dışarıdan "Meşruiyet" Bekleyen Siyasete, Halkın Cevabı Net: Biz Buradayız!

Resim
​Bir ülkenin geleceği, o ülkenin vatandaşlarının özgür iradesiyle şekillenir; dışarıdan gelen temsilcilerin makroekonomik planları ya da uluslararası siyasetin pragmatik denklemleriyle oluşturulamaz.  Ancak bugün Türkiye’de yaşananlara bakıldığında ne yazık ki demokrasi, temel haklar ve geleceğimiz, dış politikadaki bazı stratejik hamlelerin ve "siyasi mühendislik" çabalarının etkisi altında kalmaktadır. ​Şu unutulmamalıdır ki, Demokrasi, ticari anlaşmaların veya dış yatırım ajandalarının üzerine inşa edilemeyecek kadar kıymetlidir. ​Trump'ın Büyükelçisi Tom Barrack’ın Türkiye’deki siyasi sürece dair yaptığı değerlendirmeler, kamuoyunda demokratik işleyişin dış destekle meşrulaştırılması algısı yarattığı için ciddi bir tartışma konusudur. Bir ülkenin demokratik meşruiyetinin kaynağı, herhangi bir yabancı devletin temsilcisinin verdiği mesajlar değil, ancak ve ancak o ülkenin vatandaşlarının sandığa yansıyan iradesidir.  Bir halkın demokratik süreçlerine dair...