Kayıtlar

Köşe Yazısı: Cengiz Aldemir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Güçler Bir Ayrılsa, Türkiye Bir Nefes Alsa!

Resim
​Günlük siyasi akışın hızı, devlet mekanizmasındaki yapısal aşınmayı ve bunun toplumsal bedellerini çoğunlukla gözden kaçırmamıza neden oluyor. Oysa ekonomik istikrarsızlıklardan yargı erkinin işlevsizleşmesine, liyakat esasının zedelenmesinden bürokratik tıkanıklıklara kadar geniş bir yelpazede tecrübe ettiğimiz aksaklıklar, münferit yönetim hatalarından ziyade sistemik bir krizin tezahürleri değil de nedir? ​2018 itibarıyla yürürlüğe giren Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kamuoyuna karar alma süreçlerinde "etkinlik ve hız" vaadiyle sunulmuştu. Ancak geçen zaman göstermiştir ki, dengelenme ve denetlenme  mekanizmalarından yoksun bir yapıda icrai hız; stratejik ısabetten ziyade, kurumsal hataların ve öngörüsüz kararların hiyerarşik bir ivmeyle katlanarak uygulanmasına yol açtığı ise apaçık ortada.  ​Sistemik tıkanmanın temel parametrelerini üç ana eksende incelersek, ​bunlardan birincisi kuvvetler ayrılığının ihlali ve kurumsal özerkliğin kaybı ise apa...

Veriden Korkan Yönetim Ve Körleşen Devlet!

Resim
​ Ülkenin günlük siyaset gürültüsü, enflasyon rakamları ya da sosyal medyadaki anlık tartışmalar arasında fark etmediğimiz, ancak çok önemli olan 'veri çölleşmesi' gibi derin bir başka krize dikkat çekmek istiyorum.  Türkiye, kendi dijital hafızasını ve bilgi altyapısını gözlerimizin önünde kaybediyor. ​Sorunun temelinde şeffaflıktan uzaklaşan kamu yönetimi yatıyor. Kurumların açık veri paylaşmaması ve verinin adeta bir "devlet sırrı" gibi kapatılması, devlet mekanizmasını körleştiriyor. Ölçülebilir istatistiklerden uzak alınan kararlar; tarımdan eğitime, ekonomiden şehir planlamasına kadar her alanda niteliksiz politikalar olarak vatandaşa yansıyor. Bilgiyi saklamak anlık yönetimi kolaylaştırabilir; ancak veri odaklılıktan kopan bir anlayışın uzun vadede doğru strateji üretmesi imkânsızdır. ​Sivil ve kültürel boyutta da durum farklı değil. Tık odaklı habercilik, kapanan platformlar ve sürekli içerik silen haber siteleri yüzünden son 15-20 yıla ait dijital...

Mum Yatsıya Kadar Yandı: Söz Bitiyor, Güven Tükeniyor!

Resim
Söylem ile eylem arasındaki mesafe, artık Türkiye siyasetinde yıllardır duyduğumuz o klasik "Dün dündür, bugün bugündür" lafını bile çoktan geride bıraktı. Bir iktidar kendi koyduğu ilkelere, daha dün savunduğu değerlere bu kadar sık ters düşerse, bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en temel şey, yani toplumsal güven zedelenir. İnanın, bir yönetim öngörülebilirliğini ve inandırıcılığını kaybettiği an, arkasındaki o devasa kitlesel desteği de er ya da geç kaybetmeye mahkûmdur. ​Son yıllarda ekonomide yaşayıp gördüklerimiz, bu erimenin en net, en can yakan örneği oldu. Aylarca "Nas var, faiz sebep, enflasyon sonuçtur" diyerek düşük faiz kararında diretildi. Tabloya bakıp uyaran, "Yapmayın" diyen akademisyenler, ekonomistler bir kalemde eleştirildi.  Peki sonra ne oldu?  Bir günde "Rasyonel politikalara dönüyoruz" denilerek faizler tavan seviyelere çekildi. Şimdi mutfaktaki yangın, pazardaki etiketler ortadayken, tüm bu deneysel süreçl...

Reform Masalları Bitince Sansür Mesaisi Başlıyor!

Resim
​Bir ülkede ifade ve basın özgürlüğü, sadece kâğıt üzerinde duran süslü cümlelerden ibaret değil, hukuk devletinin ta kendisidir. Ne var ki yıllardır gözümüzün önünde cereyan eden tablo, iktidarın "demokrasi" ve "reform" söylemleriyle sahadaki gerçeklerin hiç de örtüşmediğini net bir şekilde gösteriyor.  Ne zaman siyasette daha fazla diyalog veya özgürlük vaatleri duymaya başlasak, hemen ardından muhalif bir sesin ya da bağımsız bir kurumun daha susturulduğu haberiyle uyanıyoruz. ​Son olarak Evrensel gazetesinin, Uluslararası Af Örgütü’nün, Barış Akademisyenleri’nin, MLSA’nın ve Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın (ALİKEV) sosyal medya hesaplarına getirilen engeller, bunun artık rastgele bir uygulama olmadığını bir kez daha kanıtladı. "Milli güvenlik" ya da "kamu düzeni" gibi ne tarafa çekilse oraya giden esnek gerekçelerin arkasına sığınıp; habercilerin, hak savunucularının ve toplumsal hafızanın dijital alandaki sesini kesmeye çalışıyorlar...

Ayağımızı Yorganımıza Göre Değil, Ay’a Göre Uzatacaktık Ama...!

Resim
​Bir memleketin asıl derdinin ne olduğunu anlamak için öyle uzun uzun vizyon toplantıları izlemeye hiç gerek yok. Devletin hesap defterini açıp "Para nereye akıyor?" diye bakmak yeterli.  Çünkü bütçe dediğin şey, "Bizim asıl mevzumuz ne?" sorusuna verilen en hesapsız, en dürüst cevaptır. Son açıklanan rakamlara bakınca da insan düşünmeden edemiyor. Biz gerçekten uzaya mı gidiyoruz, yoksa uzay bize mi geliyor? ​Gelin bilançoyu beraber inceleyelim... ​Bir tarafta gururumuz, neşemiz Türkiye Uzay Ajansı (TUA) var. Hani "2023’te Ay’a sert iniş yapıyoruz" heyecanıyla yola çıkmıştık ya... İşte o ajansa önümüzdeki üç koca yıl için (2027-2029) toplam 20 milyar lira bütçe reva görülmüş. Kulağa devasa geliyor, değil mi? Şimdi gelin komşunun bahçesine bakalım. Amerikan uzay dairesi NASA’nın sadece tek bir yıllık bütçesi 24,8 milyar dolar! Yani adamların tek yıllık bütçesi, bizim üç yıllık bütçeyi cebinden çıkarıp bozuk para diye harcar. Elin Hindistan’ı bi...

Geleceği Çalınan Gençlik: Ne Okuyabiliyor Ne Barınabiliyor!

Resim
​Yeni bir eğitim yılı daha başlarken üniversite şehirlerinde ne o eski heyecan var ne de neşe. Üniversiteyi kazanmanın sevinci, yerini derin bir kaygıya ve "Nasıl geçineceğiz?" korkusuna bıraktı. Bugün geldiğimiz noktada ne öğrenciler başını sokacak bir yer bulabiliyor ne de esnaf dükkânını döndürebiliyor. Ekonomik kriz, gençlerin de esnafın da belini büktü. ​Şehir dışındaki özel yurt ve apartlara bakıyorsunuz; elektrik, su, doğalgaz ve temizlik dâhil aylık ücretler 10 bin ile 17 bin lira arasında değişiyor. İşletmeciler maliyetleri en alt seviyede tutmaya çalıştıklarını söylese de yarın faturanın ne geleceğini bilemedikleri için endişeli. Ailelerin ise bu paraları ödemeye gücü yetmiyor. Zaten devlete bakıyorsunuz, öğrenciye verdiği burs veya kredi aylık 4 bin lira. Bir gence 4 bin lira verip, sadece barınması için 10-17 bin lira ödemesini beklemek insafa sığar mı? ​Parası yetmeyen genç ne yapıyor? Ya okurken gece gündüz çalışıp derslerinden ve gençliğinden oluyor...

Amasız, Fakatsız Her Türlü Darbeye Karşı İnsan Olmak!

Resim
Bir 12 Eylül Sabahı ve İliklerimize Kadar Hissettiğimiz O Soğukluk ​Bugün 12 Eylül. Takvime baksanız sıradan bir sonbahar günü ama bu ülkenin hafızasında insanlığın, vicdanın ve demokrasinin askıya alındığı o karanlık sabahın adı. ​Üniformanın gölgesi üzerimize düştüğünde sadece hükümetler devrilmedi; gencecik insanların hayatları, bir ülkenin geleceği ve umudu çalındı. Darbeler, kılıfı ne olursa olsun ister postalla gelsin ister sivil vesayetle toplumu silindir gibi ezen, geriye sadece korku ve enkaz bırakan insanlık dışı müdahalelerdir. ​Bu ülkenin en büyük acısını ise hiç şüphesiz solcular, sosyalistler, devrimciler ve bu ülkenin aydınlık yüzü olan demokratlar çekti. Bir kuşak adeta yok edildi. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, Diyarbakır’da, Mamak’ta, Metris’te insanlık onuru ayaklar altına alındı. Kitaplar yakıldı, sendikalar kapatıldı, üniversiteler susturuldu.  Sırf eşitlik, adalet ve özgürlük dedikleri için gencecik çocuklar idam sehpalarına gönderildi. "Bir...

Çözüm Ortada Ama İktidar Seyrediyor, Tarım Can Veriyor!

Resim
​Son zamanlarda hallerden, tarlalardan gelen görüntülere bakıp da içinin cız etmediği tek bir gün var mı?  Bir tarafta binbir emekle, gecesini gündüzüne katarak yetiştirdiği domatesi, karpuzu, narenciyesi dalında, tarlada kalan, "Maliyetini bile karşılamıyor" diyerek ürününü dereye döken ya da traktörle ezen üretici… Diğer tarafta ise akşam pazarına gidip iki kilo sebze alırken üç kere düşünen, marketteki etiketleri görünce gözlerine inanamayan tüketici. Tarlada 2-3 liraya alıcı bulamayan ürün, şehirdeki market rafına gelene kadar nasıl oluyor da 40-50 liraya fırlıyor? Araya hangi "gizli el" giriyor da hem üreteni batırıyor hem tüketiciyi açlığa mahkûm ediyor? ​Gelin, süslü istatistikleri ve kravatlı açıklamaları bir kenara bırakıp bu tablonun arkasındaki yalın gerçekleri ortaya koyalım. ​Mesele sadece "aracılar çok kazanıyor" kolaycılığıyla açıklanamaz. Sorunun özü, iktidarın yıllardır süregelen plansızlık ve yanlış tarım politikalarıdır. ​Bug...

Boş Tencere Güvenlik Söylemini Yuttu: Sokakta Yeni Bir Umut Doğuyor!

Resim
Son zamanlarda küresel siyasette kartlar yeniden dağıtılıyor; dünya adım adım "Netanyahu sonrası" Orta Doğu’yu, "Trump ve Putin" denklemini, Avrupa'da tırmanan yeni dengeleri konuşuyor. Almanya’sından İngiltere’sine kadar her ülke rüzgarın yönüne göre yelken tazeliyor.  Peki dışarıda eksenler böylesine kayarken, içeride ne oluyor?  Ekranlarda izlediğimiz tartışmaların ve sokaktaki havanın net bir şekilde ortaya koyduğu bir gerçek var. İktidarın yıllardır tıkır tıkır işleyen "güvenlik ve korku" siyaseti artık dikiş tutmuyor.   ​Sebep aslında son derece yalın ve insani.  ​Bir ülkeyi yönetenlerin elinde vatandaşa sunabileceği somut bir refah artışı, düşen bir enflasyon ya da mutfağı rahatlatacak bir tablo kalmadığında, en kestirme yol her zaman güvenlik risklerini öne çıkarmak olmuştur. "İsrail bize saldıracak", "Jeopolitik tehlikedeyiz", "Ben gidersem devlet çöker" söylemleri tam da bu mantığın ürünü. Anc...

Bir Hastane Fiyatına Üç Hastane: Geleceğimiz İpotek Altında!

Resim
Baştan söylemeliyim ki devleti yönetenlerin asıl vizyonu, topladığı vergileri nereye ve kimin için harcandığında belli olur.  Son açıklanan rakamlara baktığımızda, vatandaşın payına sürekli kemer sıkmak düşerken, bir avuç müteahhidin payına ise tıkır tıkır işleyen döviz garantileri düşüyor. ​Devletin kendi imkanlarıyla yıllar önce yaptığı köprü ve otoyolları düşünün...  Geliri her geçen gün artan bu kamu malları için "Yıllık 300 milyon dolar bakım masrafı var" denilerek satılma planları yapılıyor.  Ama Yap-İşlet-Devret adı altında özel şirketlere yaptırılan şehir hastanelerine gelince işin rengi değişiyor. O satılmak istenen köprülerin bir yıllık bakım masrafı kadar para, sadece 35 günde 18 şehir hastanesini işleten şirketlerin hesabına "kira ve hizmet bedeli" olarak yatırılıyor. ​Rakamlar gerçekten korkunç. 2026’nın ilk 8 ayında 18 şehir hastanesine ödenen para 2 milyar 100 milyon doları, yani 100 milyar liranın üzerini buldu. Günlük 8,5 milyon dolardan...

Yoksulluk Barajda Kalıyor: Eğitimde Adalet Nerede Sayın İktidar?

Resim
Bir ülkenin en büyük sermayesi beton yığınları veya şatafatlı binaları değil; sınıflarda geleceği hayal eden, zihni sorularla dolu çocuklarıdır. Ne var ki bizler, yıllardır çocukluğumuzu ve gençliğimizi birkaç saatlik sınav kâğıtlarının soğuk gölgesine mahkûm ediyoruz. Bir çocuk neden öğrenir? diye sormak lazım yöneticilere. Tabi ki dünyayı anlamak, problem çözmek ve kendi geleceğini inşa etmek için.  Biz ne yapıyoruz?  Onlara düşünmeyi değil, şıklar arasında sıkışıp kalmayı öğretiyoruz.  Müfredatımız hâlâ ezberci, eleştirel düşünmeden uzak, dijital dünyanın hızına ayak uyduramayan, analitik becerilerden yoksun.  Tabii ki bu şekilde bir nesil yetiştirip küresel dünyada harikalar yaratmalarını onlardan bekleyemezsiniz.  Eğitim, sınav takvimlerini değiştirmekten ibaret değil, düşünceyi özgürleştirmek ve beceri kazandırmaktır.   ​Üstelik bu kurgunun içinde derin bir adaletsizlik büyüyor. Uluslararası ve ulusal eğitim raporları, ailelerin sosyo...

Avrupa Sosyal Konut Üretiyor, Biz Rant: Barınma Lüks Değil Anayasal Haktır!

Resim
Bugün bu ülkede milyonlarca insan, sabah uyandığında hayatını nasıl daha iyi bir geleceğe taşıyacağını değil; ay sonunda ev sahibine ne diyeceğini, kirayı ödedikten sonra mutfağa nasıl erzak sokacağını düşünüyor. İnsanlığın en temel, en ilkel gereksinimlerinden biri olan barınma ihtiyacı; ne yazık ki bu topraklarda bir uzay teknolojisi, ulaşılması imkansız bir lüks haline getirildi. Bir an durup hatırlayalım: Barınma bir ayrıcalık değildir; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda açıkça güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Ancak ne acıdır ki bu mukaddes hak, piyasa vahşetinin ve basiretsiz ekonomi politikalarının çarkları arasında her gün biraz daha çiğneniyor.  ​Peki, Türkiye nasıl oldu da kelimenin tam anlamıyla bir "kira cehennemine" dönüştü? Sulh hukuk mahkemeleri açılan tahliye ve kira tespit davalarıyla kilitlendi; ev sahibi ile kiracı komşular birbirine düşman edildi.  ​Nedenlerini an...

Önlük Var, Yemek Yok: Bakanlık Şekille, Aileler Geçimle Uğraşıyor!

Resim
Eylül geldiğinde içimizi tatlı bir telaş kaplardı eskiden. Yeni defterlerin o kendine has kokusu, silgilerin yumuşaklığı, yeni bir önlük ya da formanın getirdiği heyecan… Okul zili çaldığında, çocukluğumuzun en şenlikli anı başlardı. ​Şimdi o ziller yine çalıyor. Ama bu defa çocuklarımızın neşesi için değil, anne babaların çaresizliği için çalıyor sanki. Her okul zili, milyonlarca evin salonunda ağır bir sessizlikle, tutulan bir nefesle çınlıyor: "Biz bu yükün altından nasıl kalkacağız?" ​Bugün Türkiye’de bir çocuğun okuması, hayallerine koşması değil; bir ailenin belinin bükülmesi demek. Eğitim-İş’in açıkladığı rakamlar soğuk birer istatistik gibi duruyor kağıtta. "Lise öğrencisinin kırtasiye ve giyim masrafı 26 bin lirayı buldu" deniyor. Oysa o rakamın arkasında; evladına yeni bir ayakkabı alırken içi cız eden babalar, beslenme çantasına koyacak bir parça peyniri kara kara düşünen anneler var. Üstelik Anayasa'da parasız olduğu belirtilen devlet ...

​Sattıkça Satıyorlar, Sattıkça Bitiyoruz!

Resim
Bir iktidarın ekonomi yönetimi düşünün ki, krizden çıkmak için tek bildiği reçete satmak. Fabrikaları, limanları, madenleri sattılar… Cumhuriyet’in onlarca yılda biriktirdiği ne kadar kamu varlığı varsa göz açıp kapayıncaya kadar elden çıkarıldı. ​Peki, sonuç ne oldu?  Kasa yine boş, bütçe yine delik deşik. ​Şimdi bakıyoruz; gözlerini bu milletin vergileriyle yapılmış köprülere ve otoyollara dikmiş durumdalar. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, çevre yolları, otoyollar... AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karara göre bunların işletme ve gelir hakları kiralama ya da gelir ortaklığı adıyla özel sektöre devredilecek.  ​Açıkça soralım: Bunun adı özelleştirme değil de nedir?  ​Süreçteki pişkinlik ise insanı hayrete düşürecek cinsten. Yeni Parti Sivas Milletvekili Ulaş Karasu, daha bir yıl önce Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e soru önergesi vererek  " Köprü ve otoyolları satmaya mı hazırlanıyorsunuz?" diy...

Savaşan Ülkeler Fiyatları Koruyor, Savaşa Girmeyen Türkiye Çöküyor!

Resim
AKP iktidarının ekonomi yönetimi, vatandaşa hayal satmaya ve faturayı her zamanki gibi "dış güçlere", "savaşlara" ve "iklim şartlarına" kesmeye devam ediyor. Ancak bugün önümüzde duran tablo, ortada sığınılacak tek bir mazeret dahi bırakmıyor. Açıklanan her orta vadeli program, tutmayan hedeflerin, çöken tahminlerin ve kurumsal liyakatsizliğin resmi vesikasına dönüşmüş durumda. ​Yıl sonu enflasyon hedefini yüzde 16’dan yüzde 28,4’e fırlatan, tam 12 puanlık sapmayı pişkinlikle sunan bir anlayışın bu ülkeye vereceği hiçbir öngörülebilirlik kalmamıştır.  Bir yıl içinde yüzde100’ü bulan, üç yıllık periyotta yüzde 300’e dayanan sapmalar artık basit bir "tahmin hatası" değil, ekonomi yönetiminin iflas ettiğinin açık kanıtı değil de nedir? Buradan iktidara sormak lazım; piyasanın, esnafın, sanayicinin ve en önemlisi asgari ücretlinin sizin hangi rakamınıza güvenip de plan yapmasını bekliyorsunuz?   ​Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile ...

Kalkınma Yalanı, Kuraklık Gerçeği: Geleceği Hangi Siyanür Temizleyecek?

Resim
​ Türkiye’de gündem o kadar hızlı değişiyor ki... Siyasi kavgalar, zam haberleri, sosyal medyada dönen tartışmalar derken en temel meselemizi, yani üzerinde yaşadığımız doğayı unutuyoruz.  Oysa hayatımızı sürdürmemizi sağlayan doğa, göz göre göre geri dönülmez bir yıkıma sürükleniyor. ​Son yıllarda izlenen çevre ve madencilik politikalarına baktığımızda, "kalkınma" ya da "ekonomi" denilerek doğanın kolayca gözden çıkarıldığını görüyoruz. Erzincan İliç’te yaşanan felaketi anımsayın. Yıllardır yapılan uyarılara kulak tıkamanın, denetimsizliğin ve "ne olursa olsun kazanalım" anlayışının bedelini çok ağır ödedik. Bu yaşananlar basit bir kaza değil; tedbirsizliğin acı bir sonucuydu. ​Yine Akbelen’de kömür uğruna kesilen asırlık ağaçları, zeytinliğine ve toprağına sahip çıkmaya çalışan köylülerin feryadını unutmak mümkün mü?  Kuraklığın kapımıza dayandığı, bir damla suyun bile kıymete bindiği bu günlerde ormanları yok etmek, aslında kendi geleceğimiz...

Sefalet Halka Mülk Oldu: Diplomalı Genç Evde, Emekli Pazar Artığında!

Resim
Mutfaktaki yangın artık alev olup tavanı sardı, biz hâlâ kâğıt üzerindeki süslü rakamlarla serinlemeye çalışıyoruz. TÜİK’in açıkladığı o steril enflasyon verileriyle semt pazarındaki tezgâhın gerçekliği arasındaki uçurum, her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Yetkililer ekrandan “enflasyonda düşüş eğilimi başladı” müjdesi verirken, halk pazarda filesini yarım dolduramadan, taneyle domates, çürükten ayıklanmış biber seçerek evine dönüyor. Bu memlekette hissedilen enflasyon bir illüzyon değil; her ay cüzdanı kurutan, sofradaki lokmayı küçülten en çıplak hakikat. ​Asgari ücrete yapılan her zam, henüz çalışanın cebine girmeden eriyip gidiyor. Birkaç yıl öncesine kadar hayal kurabilen, tatile gidebilen, çoluğuna çocuğuna bir mont alırken iki kez düşünmeyen orta sınıf, uygulanan yanlış iktisat politikalarının ve ısrarcı yönetim anlayışının sonucunda adeta yok edildi. Toplum ikiye bölündü. Bir tarafta hayat pahalılığının uğramadığı dar bir kesim, diğer tarafta ise emeklisi, işçis...

​Sahada Değişim Rüzgarı: Adalet ve Refah Vaadi Sandığa Yansıyor

Resim
​ Siyasetin nabzı, her ne kadar manşetlerdeki sıcak tartışmalarla atıyor görünse de sokaktaki vatandaşın gündemi, geçim mücadelesi ve adalet duygusu gibi çok daha somut iki temel başlık etrafında şekilleniyor.  Yaklaşan seçim dönemi öncesinde analistlerin ve kamuoyunun odaklandığı en kritik soru ise mevcut yönetimin bu tablodan nasıl bir siyasi sonuçla çıkacağı?   ​Eleştirilerin merkezinde hiç şüphesiz ekonomi yer alıyor. Günlük yaşamda hissedilen yüksek enflasyon, gıda ve barınma maliyetlerindeki artış, sabit gelirli kesimlerin satın alma gücünü doğrudan etkiliyor. Ekonomi yönetiminin kararlılıkla uyguladığı programlar ve açıkladığı makroekonomik hedefler bulunsa da mutfaktaki reel karşılık, seçmen tercihlerinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynuyor.  Birçok ekonomist ve siyasi gözlemciye göre, geniş kitlelerin refah seviyesinde hızlı ve somut bir iyileşme hissedilmediği sürece, ekonomik sıkıntıların sandıkta iktidara belirgin bir oy kaybı yaşatmas...

Geleceği İptal Edilen Ülke: "Yetiştirdiğimiz Evlatlara Yer Açamadık!"

Resim
Ahmet Bey, cerrahlığının yirminci yılında ameliyathanenin kapısını son kez kapattı. Yıllarca şifa dağıttığı hastaneden ayrılırken arkasında bıraktığı şey sadece ameliyat önlüğü değil; gençlik hayalleri, genç meslektaşlarına aktarmayı umduğu tecrübeleri ve çocukluğunun geçtiği bu topraklardı. Aynı gün, bir savunma sanayii şirketinde çalışan genç mühendis Zeynep de istifa dilekçesini insan kaynaklarına veriyordu. ​İkisini de aynı karara götüren yol bir günde örülmedi. Üstelik bu hikaye artık sadece haberlerde okuduğumuz soyut bir gelişme de değil; hemen her gün kendi çevremizde, yanı başımızda birebir şahit olduğumuz somut bir gerçek. ​Benim de bizzat tanıdığım, yıllarını eğitime vermiş yetkin doktorlar, parlak projelere imza atan mühendis dostlarım birer birer valizlerini topladı. Sosyal medyaya girdiğimde, yakın tanıdıklarımın havaalanından paylaştığı vedalaşma fotoğraflarını görmek artık gündelik bir rutin haline geldi. Yurt dışına yerleştiğini bildiren her paylaşım, bu ül...

Memleketin Altını Oyan Sessiz Tehlike: Denetimsizlik!

Resim
​Şöyle arkamıza yaslanıp son yıllarda bu ülkede canımızı yakan, ciğerimizi dağlayan, "Artık bu kadar da olmaz" dedirten olaylar zincirine bir göz atalım. ​Depremlerde kâğıt gibi yıkılan binalar, maden ocaklarının derinliklerinde gencecik yaşta toprağa verilen işçiler, Kıbrıs Girne'de denetimsizlik yüzünden yaşanan gemi kazası, gıda ürünlerinde karşılaştığımız mide bulandırıcı tağşişler, kamu imtiyazlarıyla büyüyen devasa projelerin arkasındaki kapalı kapılar... Tümü farklı kulvarlarda gibi görünse de hepsinin göbeğinde sistemli bir denetimsizlik kültürü olduğunu görüyoruz. ​Bugün partili cumhurbaşkanlığı sisteminin en çok eleştirildiği, geçer not alamadığı, halkın canına ve cebine doğrudan temas eden en büyük zafiyeti tam olarak bu noktada birikiyor. ​Devleti yönetme sorumluluğunu üstlenen irade, kontrol mekanizmalarını çalıştırmak, bağımsız kurumların sesine kulak vermek yerine denetimi adeta bir "pürüz", işleyişi yavaşlatan bir "bürokrasi enge...