Avrupa Sosyal Konut Üretiyor, Biz Rant: Barınma Lüks Değil Anayasal Haktır!
Bugün bu ülkede milyonlarca insan, sabah uyandığında hayatını nasıl daha iyi bir geleceğe taşıyacağını değil; ay sonunda ev sahibine ne diyeceğini, kirayı ödedikten sonra mutfağa nasıl erzak sokacağını düşünüyor. İnsanlığın en temel, en ilkel gereksinimlerinden biri olan barınma ihtiyacı; ne yazık ki bu topraklarda bir uzay teknolojisi, ulaşılması imkansız bir lüks haline getirildi. Bir an durup hatırlayalım: Barınma bir ayrıcalık değildir; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda açıkça güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Ancak ne acıdır ki bu mukaddes hak, piyasa vahşetinin ve basiretsiz ekonomi politikalarının çarkları arasında her gün biraz daha çiğneniyor.
Peki, Türkiye nasıl oldu da kelimenin tam anlamıyla bir "kira cehennemine" dönüştü? Sulh hukuk mahkemeleri açılan tahliye ve kira tespit davalarıyla kilitlendi; ev sahibi ile kiracı komşular birbirine düşman edildi.
Nedenlerini anlamak için dahi olmaya gerek yok. Yıllarca uygulanan "faiz sebep, enflasyon sonuç" saçmalığıyla Türk Lirası eritildi. Paran pul olunca, sermaye kendini korumak için inşaata, betona, konuta kaçtı. Konut, insanın başını sokacağı bir yuva olmaktan çıkarılıp, finansal bir enstrümana, rant kapısına dönüştürüldü. Yabancılara döviz karşılığı patır patır vatandaşlık satılırken, kendi öz yurttaşının barınma hakkı umursanmadı. Yetmedi; şehirlerin yapısı bozuldu, kontrolsüz ve plansız göç dalgalarıyla talep patlatıldı.
İktidarın bu büyük krize karşı ürettiği "çözümlere" bakar mısınız? Bir ara "yüzde 25 zam sınırı" getirdiler. Tamamen popülist, hiçbir iktisadi gerçekliği olmayan, kâğıt üstünde bir pansuman... Sonuç ne oldu? Ev sahipleri kiracıları çıkarmak için binbir yola başvurdu, karaborsa kiracılık türedi, mahkemelerde dava sayısı rekor kırdı. Gerçek enflasyon yüzde 60-70'lerde gezerken türemiş uydurma yasalarla piyasayı düzenleyeceğini sanan bir akıl, krizi çözmedi; krizi toplumun kılcal damarlarına kadar yaydı, derinleştirdi.
Sonuçlar ortada: Mimar, mühendis, öğretmen, memur aylık maaşının yarısından fazlasını kiraya veriyor. Gençler üniversite kazandığı şehre gidemiyor, barınamadığı için okulunu bırakıyor. İnsanlar insanlık dışı rutubetli bodrum katlarına fahiş fiyatlar ödemek zorunda kalıyor. Toplumsal huzur tamamen yok oldu; haberlerde her gün ev sahibi-kiracı kavgalarını, cinayetlerini izliyoruz.
Dünyaya bakalım... Avrupa veya medeni ülkeler bu krizi nasıl yönetiyor?
Avusturya (Viyana): Sosyal konut modelinin başkenti. Viyana belediyesi kentteki konutların yarıdan fazlasına ya doğrudan sahip ya da fiyatlarını sıkı bir şekilde denetleyerek kamu mülkiyetinde tutuyor. Amaç kar etmek değil, vatandaşına ucuz ve kaliteli barınma sunmak.
Almanya (Berlin): Şehir genelinde "Kira Freni" (Mietpreisbremse) gibi katı yasal düzenlemelerle kiralara tavan sınırlaması uygulanıyor, spekülatif ev alımları vergilendiriliyor.
Hollanda ve İspanya: Boş tutulan evlere ağır vergiler getiriliyor, sermayenin konutu bir rant aracı olarak kapatması engelleniyor.
Peki bizde ne yapılıyor? Her seçim dönemi içi boş "sosyal konut müjdeleri" veriliyor. Yıllardır bitirilemeyen projeler, zamanında teslim edilmeyen konutlar, kâğıt üzerinde kalan vaatler... Devletin asli görevi, vatandaşını serbest piyasanın insafına ve vicdanına terk etmek değildir! Sosyal devlet; rantçının, spekülatörün değil; asgari ücretlinin, emeklinin, öğrencinin yanında duran devlettir.
Söylemekten çekinmeyelim: İktidar, bu ülkenin orta sınıfını yok etmiş, halkını kendi vatanında kiracı ve mülteci konumuna düşürmüştür. Barınma sorununu sadece bir "gayrimenkul piyasası" meselesi olarak gören bu yaklaşım iflas etmiştir. Kamusal kamulaştırmalar yapılmadıkça, boş tutulan konutlar vergilendirilmedikçe, rant önlenip doğrudan kiralık sosyal konut stoku üretilmedikçe bu kriz bitmeyecek.
İnsanların başını sokacak bir ev bulamadığı, gençlerin geleceğini kiraya verdiği bir ülkede ne adaletten söz edebilirsiniz ne de kalkınmadan.
Peki, Türkiye nasıl oldu da kelimenin tam anlamıyla bir "kira cehennemine" dönüştü? Sulh hukuk mahkemeleri açılan tahliye ve kira tespit davalarıyla kilitlendi; ev sahibi ile kiracı komşular birbirine düşman edildi.
Nedenlerini anlamak için dahi olmaya gerek yok. Yıllarca uygulanan "faiz sebep, enflasyon sonuç" saçmalığıyla Türk Lirası eritildi. Paran pul olunca, sermaye kendini korumak için inşaata, betona, konuta kaçtı. Konut, insanın başını sokacağı bir yuva olmaktan çıkarılıp, finansal bir enstrümana, rant kapısına dönüştürüldü. Yabancılara döviz karşılığı patır patır vatandaşlık satılırken, kendi öz yurttaşının barınma hakkı umursanmadı. Yetmedi; şehirlerin yapısı bozuldu, kontrolsüz ve plansız göç dalgalarıyla talep patlatıldı.
İktidarın bu büyük krize karşı ürettiği "çözümlere" bakar mısınız? Bir ara "yüzde 25 zam sınırı" getirdiler. Tamamen popülist, hiçbir iktisadi gerçekliği olmayan, kâğıt üstünde bir pansuman... Sonuç ne oldu? Ev sahipleri kiracıları çıkarmak için binbir yola başvurdu, karaborsa kiracılık türedi, mahkemelerde dava sayısı rekor kırdı. Gerçek enflasyon yüzde 60-70'lerde gezerken türemiş uydurma yasalarla piyasayı düzenleyeceğini sanan bir akıl, krizi çözmedi; krizi toplumun kılcal damarlarına kadar yaydı, derinleştirdi.
Sonuçlar ortada: Mimar, mühendis, öğretmen, memur aylık maaşının yarısından fazlasını kiraya veriyor. Gençler üniversite kazandığı şehre gidemiyor, barınamadığı için okulunu bırakıyor. İnsanlar insanlık dışı rutubetli bodrum katlarına fahiş fiyatlar ödemek zorunda kalıyor. Toplumsal huzur tamamen yok oldu; haberlerde her gün ev sahibi-kiracı kavgalarını, cinayetlerini izliyoruz.
Dünyaya bakalım... Avrupa veya medeni ülkeler bu krizi nasıl yönetiyor?
Avusturya (Viyana): Sosyal konut modelinin başkenti. Viyana belediyesi kentteki konutların yarıdan fazlasına ya doğrudan sahip ya da fiyatlarını sıkı bir şekilde denetleyerek kamu mülkiyetinde tutuyor. Amaç kar etmek değil, vatandaşına ucuz ve kaliteli barınma sunmak.
Almanya (Berlin): Şehir genelinde "Kira Freni" (Mietpreisbremse) gibi katı yasal düzenlemelerle kiralara tavan sınırlaması uygulanıyor, spekülatif ev alımları vergilendiriliyor.
Hollanda ve İspanya: Boş tutulan evlere ağır vergiler getiriliyor, sermayenin konutu bir rant aracı olarak kapatması engelleniyor.
Peki bizde ne yapılıyor? Her seçim dönemi içi boş "sosyal konut müjdeleri" veriliyor. Yıllardır bitirilemeyen projeler, zamanında teslim edilmeyen konutlar, kâğıt üzerinde kalan vaatler... Devletin asli görevi, vatandaşını serbest piyasanın insafına ve vicdanına terk etmek değildir! Sosyal devlet; rantçının, spekülatörün değil; asgari ücretlinin, emeklinin, öğrencinin yanında duran devlettir.
Söylemekten çekinmeyelim: İktidar, bu ülkenin orta sınıfını yok etmiş, halkını kendi vatanında kiracı ve mülteci konumuna düşürmüştür. Barınma sorununu sadece bir "gayrimenkul piyasası" meselesi olarak gören bu yaklaşım iflas etmiştir. Kamusal kamulaştırmalar yapılmadıkça, boş tutulan konutlar vergilendirilmedikçe, rant önlenip doğrudan kiralık sosyal konut stoku üretilmedikçe bu kriz bitmeyecek.
İnsanların başını sokacak bir ev bulamadığı, gençlerin geleceğini kiraya verdiği bir ülkede ne adaletten söz edebilirsiniz ne de kalkınmadan.
İnsanların başını sokacak ev bulamadığı, gençlerin geleceğini kiraya verdiği bir düzende ne adalet kalır ne de kalkınma. Bu çürümüşlük bir ekonomi tercihi değil, toplumsal bir cinayettir. Barınma hakkımızı bu rant düzenine kurban etmeyeceğiz; sandıkta irademizi ortaya koyacak, bu iktidarı değiştirerek bu rant çarkını mutlaka kıracağız!
Yorumlar
Yorum Gönder