Kayıtlar

Haber-Analiz: Cengiz Aldemir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Liyakatsizlikten Beyin Göçüne Türkiye’nin Altını Oyan Sessiz Erozyon!

Resim
Ülke gündemi operasyonlar, döviz kurları, enflasyon rakamları ve günlük siyasi tartışmalarla meşgulken, uzmanlar ve sivil toplum temsilcileri asıl tehlikenin arka planda sessizce ilerleyen yapısal sorunlar olduğuna dikkat çekiyor. Kamu yönetiminden eğitime, tarımdan beyin göçüne kadar uzanan alanlardaki erozyonun, Türkiye’nin gelecekteki krizlerle mücadele kapasitesini zayıflattığı uyarısında bulunuyor.  AKP iktidarının ​son yıllardaki politik tercihleri ve yönetim anlayışı nedeniyle, liyakat krizi, kurumsal hafızanın tasfiyesi, beyin göçü, tarım ve gıda güvenliğinde yapısal çöküş, eğitimde kayıp kuşak gibi sorunların derinleşmesi gibi temel kriz başlıkları, ülkenin orta ve uzun vadeli vizyonunu tehdit ediyor. Liyakat Krizi ve Kurumsal Hafızanın Tasfiyesi ​Uzmanlara göre devletin en büyük gücü olan kurumsal kültür ve uzmanlık hafızası, son yıllarda kamuda yapılan kadrolaşma hamleleriyle ağır bir yara aldı. ​Merkez Bankası, TÜİK, BDDK ve kritik bakanlıklarda sıkça yaşana...

Meclis’te Boş Koltuklar, Sokakta Yükselen Öfke: AKP İçin Yolun Sonu!

Resim
Türkiye, tarihsel bir kırılma sürecinden geçiyor. Yıllardır süregelen ekonomik yıkım, toplumsal kutuplaşma ve temel haklara yönelik baskı politikaları, artık sürdürülemez bir noktaya ulaştı. Bugünün Türkiye’sinde AKP iktidarı, sadece bir yönetim krizini değil, aynı zamanda sosyolojik ve siyasal bir "tükenmişlik" sendromunu temsil ediyor. Sahadan yükselen sesler ve meclis koridorlarındaki çatlaklar, bir dönemin kapandığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. ​Ülke ekonomisi, uzun süredir "yönetilemez" bir sarmalın içinde. Emeklilerin ve çalışanların açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm bırakıldığı bu tabloda, iktidarın "ekonomik başarı" söylemi gerçeklerle bağını tamamen koparmış durumda. TÜİK verileri ile mutfak enflasyonu arasındaki uçurum, vatandaşın iktidara olan güvenini tamamen yok etti. Artık sadece ekonomik bir krizden değil, milyonların insan onuruna yaraşır bir yaşam arayışının tetiklediği sosyal bir yaradan söz ediyoruz. ​İkt...

Zirve Bahane, Yasak Şahane: Türkiye Demokrasisi İçin 'Yeni Normal' Denemesi!

Resim
Ankara'da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde düzenlenecek 36. NATO Zirvesi öncesinde, başkentte ilan edilen "13 günlük yasak" ve eş zamanlı olarak gerçekleştirilen yüzlerce gözaltı, uluslararası kamuoyunda ve sivil toplum kuruluşlarında sert tepkilere yol açtı.  Ankara Valiliği'nin "kamu düzeni ve güvenlik" gerekçesiyle aldığı karar, zirve öncesinde şehirde bir "istisna hali" yaratırken, bu durumun demokratik ülkelerdeki zirve pratikleriyle ne kadar örtüştüğü sorusunu akıllara getiriyor. ​NATO zirveleri, yüksek güvenlik önlemleri gerektiren küresel etkinlikler olsa da demokratik ülkelerde düzenlenen bu zirvelerdeki ana eğilim, güvenliği sağlarken sivil hakları korumaya çalışmak ve protesto hakkını "yönetilebilir" bir kanal içerisinde tutmaktır. Örneğin, geçen yıl Hollanda'nın Lahey, 2022 tarihinde İspanya'nın başkenti Madrid'de veya 2023 yılında Litvanya'nın başkenti Vilnius gibi şehirlerde düzenlenen NATO toplantıl...

Peynir Fiyatı mı, Mizah mı Daha Tehlikeli? İktidarın 'Vizyon' Enkazı

Resim
​Türkiye’de son 24 yıldır öyle bir "ekonomik mucize" yaşanıyor ki, artık sofradaki peynirin gramajını hesaplamayı bıraktık, evdeki huzurun kaç gram kaldığını ölçüyoruz. İktidarın yarattığı bu karanlık tabloda, ekonomi sadece cüzdanları değil, toplumsal sinir uçlarımızı da birer birer buduyor. Sonuç mu? Biri yan baktı diye birbirine giren komşular, hayat pahalılığını konuşmayı "terörle eşdeğer" gören bir iklim ve mizahı bile "beeka meselesi" sanan bir yönetim anlayışı. ​Hatırlayın; birkaç gün önce Deniz Göktaş gibi bir stand-up sanatçısının sahne performansına gelen "tahammülsüzlük" dalgasını. Koskoca bir iktidar bloğu, elinde mikrofonla sadece hayatın absürtlüğüyle dalga geçen bir gence bile tahammül edemiyor.  Neden?  Çünkü bir stand-upçının ironisi, iktidarın 24 yıldır inşa ettiği "her şey güllük gülistanlık" illüzyonuna atılan en büyük taş. ​Bir toplum düşünün ki; markette etiketi görünce şaşkınlıktan gülen vatandaşı ...

İktidar, Özgür Özel ile Kendi İntiharını mı Hazırlıyor?

Resim
Türkiye siyasi tarihi, iktidar gücünün muhalefet liderlerine veya sembol isimlere yönelik yargısal hamlelerini sıklıkla bir "kırılma noktası" olarak kaydetmiştir.  Bugün CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması ve ardından tutuklanması ihtimali, siyaset bilimciler tarafından sıradan bir adli süreçten ziyade, sistemin sınırlarını zorlayacak bir "siyasi deprem" riski olarak değerlendiriyor. ​Türkiye, siyasi figürlerin cezaeviyle karşılaştığı dönemlerde toplumun merkezkaç kuvvetlerinin nasıl harekete geçtiğine dair pek çok örneğe sahiptir. Geçmişteki "49'lar Davası" gibi örnekler, devletin toplumsal bir kesimi sindirmek amacıyla yargıyı araçsallaştırmasının, aksine o kesimin kimlik bilincini ve aidiyetini pekiştirdiğini göstermiştir. ​Bugün Özgür Özel’in Güneydoğu gezilerinde gözlemlenen, organize edilmemiş ancak kendiliğinden gelişen kitlesel ilgi, siyasi iletişim bağlamında kritik bir göstergedir. Sosyal bilimciler, b...

Liyakatten Sadakata Cumhuriyet Değerleriyle Çelişen 20 Yıl!

Resim
Devlet, sadece sınırları koruyan veya bürokratik işleri yöneten bir araç değil, toplumun seviyesini yükselten ve bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine olanak sağlayan kurucu bir yapıdır. Platon’dan bu yana süregelen bu düşünceye göre, toplumun niteliği, o toplumdaki bireylerin eğitimine, özgürlük alanına ve yaşam kalitesine doğrudan bağlıdır. Cumhuriyet ise bu anlayışı kurumsallaştıran, "tebaa" yerine "yurttaş" kavramını merkeze koyan, aklı ve bilimi rehber edinen bir projedir. Cumhuriyet projesinin temelinde devletin asli görevi; insanı entelektüel ve ahlaki donanımla eğitmek, aynı zamanda ona refah, sağlık ve güvenlik içinde bir yaşam sunmak olarak tanımlanmıştır. Bu çerçevede devlet, sadece sınırları koruyan veya bürokratik işleri yöneten bir araç değil; toplumun seviyesini yükselten ve bireyin kendi potansiyelini gerçekleştirmesine olanak sağlayan kurucu bir yapıdır. Ancak, Türkiye’nin son yirmi yılına bakıldığında, bu te...

İnsani Müdahalenin Karanlık Yüzü NATO Dosyası!

Resim
​ Soğuk Savaş’ın tozlu raflarından bugünün çok kutuplu dünyasına uzanan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), kuruluşundan bu yana uluslararası siyasetin en tartışmalı aktörlerinden biri olmaya devam ediyor.  "Kuzey Atlantik" gibi coğrafi olarak sınırlandırılmış bir isimle kurulan bu yapı, bugün yetki ve etki alanını dünyanın dört bir yanına genişleterek, kendisini küresel bir güvenlik mimarı olarak konumlandırıyor. Ancak, bu genişleme derin soru işaretlerini ve sert eleştirileri de  beraberinde getiriyor. ​Eleştirmenler, NATO’yu sadece bir savunma ittifakı olarak görmenin ötesine geçerek, dünyadaki tek "gerçek askeri blok" olarak tanımlıyor. İttifakın temel savunma doktrininin, zamanla saldırgan bir dış politika enstrümanına dönüştüğü argümanı, güncel tartışmaların merkezinde yer alıyor. ​Bu bakış açısına göre NATO, bölgesel istikrarı korumak yerine, kendi jeopolitik çıkarlarını ve hegemonik düzenini sürdürmek adına hareket eden bir güç odağıdır. Öze...

Arkeolojinin Sessiz Devrimi: Göbeklitepe, İnanç Tarihini Yeniden Yazıyor!

Resim
​İnsanlık tarihinin en büyük "kırılma noktalarından" biri olarak kabul edilen Göbeklitepe, yaklaşık 12.000 yıl öncesine uzanan kökleriyle, yerleşik hayata geçişin ve medeniyetin bildiğimiz kronolojisini kökten sarsıyor. Ancak bu devasa arkeolojik keşif, sadece tarım veya mimari tarihini değil, aynı zamanda teolojik kabulleri ve insanoğlunun inanç evrimine dair yerleşik anlatıları da doğrudan tartışmaya açıyor. ​Göbeklitepe’nin ortaya koyduğu tablo oldukça net. Henüz tarım toplumuna bile tam anlamıyla geçmemiş avcı-toplayıcı gruplar, tarihin bilinen en eski tapınaklarını inşa etmiş, karmaşık semboller kullanmış ve organize bir inanç sistemi geliştirmişlerdi. Bu bulgular, akademik çevrelerde "din, medeniyetin bir sonucu mudur, yoksa nedeni midir?" sorusunu merkezine alarak yeni bir tartışma başlattı. ​Diğer taraftan, semavi dinlerin kronolojisi ile bu bulgular arasındaki tarihsel boşluk, geniş bir tartışma alanına ev sahipliği yapıyor. Arkeolojik veriler,...

Yorgun Bir Ülke, Kırılma Eşiğindeki Sandık!

Resim
Türkiye, uzun zamandır görmediği bir "yorgunluk" ile karşı karşıya. İktidarın çeyrek asıra yaklaşan serüveni, toplumun dokularında derin izler bıraktı. Ekonomi, eğitim ve adalet gibi ülkenin temel kolonları sarsılırken, vatandaş artık "değişim" diyor. Ancak bu kez talep, sadece siyasi bir tercihten öte; artık bir hayatta kalma ve nefes alma ihtiyacına dönüşmüş durumda. Siyaset bilimcilerin sıklıkla dile getirdiği "tek kişiye odaklı yönetim" anlayışı, bugün bir sistem tıkanıklığına evrilmiş durumda. Her kararın, her küçük detayın tek bir merkezden beklendiği bir yapıda, ülkenin devasa sorunlarını çözmek imkansız hale geldi. Bir ülkenin kaderini tek bir kişinin gün içindeki ruh haline, yorgunluğuna veya tercihine bağlamak, sistemin en büyük açmazı. Bunun yarattığı toplumsal bıkkınlık, en somut örneklerini metropollerde gösteriyor. İstanbul’da, Ankara’da ya da İzmir’de; insanlar sadece binalarının çürük olduğunu bilerek değil, o binalardan çıkacak...

Seneca’dan Kılıçdaroğlu’na Tarihi Uyarı: Rotası Olmayana Rüzgâr Yardım Etmez!

Resim
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, "Kaptan olarak gemiyi limana sağlam götüreceğim. Gemiyi limana sağlam götürmek kaptanın görevidir" sözü, bugün siyasi mirasının en ironik tanımı haline geldi.  Siyaset doğası gereği dinamik bir süreçtir ve liderlerin değişen şartlar karşısında pozisyon alması olağandır. Ancak Kılıçdaroğlu’nun geçmişiyle bugünü arasındaki uçurum, bir "siyasi güncelleme" çabasını çoktan aşmış; içinden çıkılması zor bir "çelişkiler sarmalına" dönüşmüştür. Bir dönem "helalleşme" diyerek çıktığı yolun, bugün kendi partisine karşı takındığı mesafeli ve  yıkıcı tavırla kesişmesi, seçmen nezdinde ciddi bir güven erozyonu yarattı. Kılıçdaroğlu, taban tabana zıt kesimleri bir araya getiren "Millet İttifakı"nın baş mimarıydı. "Herkesi kucaklama" vizyonu, onun siyasi kimliğinin temel taşıydı. Bugün ise manzara tamamen farklı. Partinin kurumsal iradesiyle uyumlu hareket etmek yerine, adeta kendi "siyasi ajandasını...

Seçim Zahmetine Son: Kayyumokrasi İle Yönetim Artık 'Adrese Teslim'

Resim
​ Türkiye’nin son yıllardaki kurumsal vizyonu, bilinen klasik işletme yönetimi kitaplarını çöpe attırdı. Yeni modelimiz ise "Yönetemiyorsan, devret; seçildiyse, paketle." Duayen  siyasetçi Nesrin Nas’ın literatüre kazandırdığı o meşhur ifadeyle; artık demokrasinin, piyasa ekonomisinin ve mülkiyet hakkının tek bir çatı altında toplandığı bir "Kayyumokrasi" rejimindeyiz. ​Bu sistemde yönetim, zahmetli bir iş olan "seçim" veya "rekabet"e ihtiyaç duymaz. Sadece bir dilekçe, bir "iltisak" şüphesi ve bir mühür yeterlidir. İşte, modern Türkiye’nin yönetim sanatından seçmece "Kayyumokrasi" pratikleri: ​ Belediyecilik "Seçmen Seçer, Biz Atarız" (Hizmette Sürdürülebilirlik) ​Belediyelerde süreç harika işliyor. Halk sandığa gidiyor, birine oy veriyor, sonra bir bakıyor ki koltukta bambaşka bir sima! "Seçmen iradesi" dediğimiz o eski moda kavram, yerini "idari atama ferahlığına" bıraktı. Seçile...

Mazot ve Gübreyle Başlayan İcrayla Biten "Tarımsal İflas"!

Resim
​Türkiye, tarımsal üretim kapasitesi açısından dünyanın en avantajlı coğrafyalarından birine sahip olmasına rağmen, bugün çiftçisi üretim maliyetleri, borç sarmalı ve plansızlık nedeniyle tarihi bir krizle karşı karşıya. Bu tablo, yalnızca ekonomik bir başarısızlık değil, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile güvence altına alınan sosyal devlet ilkelerinin ve mülkiyet haklarının aşındırıldığı bir hukuk krizidir. ​Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilgili maddeleri, devletin tarımsal üretimi planlamasını ve çiftçiyi desteklemesini zorunlu kılar. Ancak uygulamadaki politikalar, bu temel metinlerle derin bir tezat oluşturmaktadır. ​Madde 44 (Toprak Mülkiyeti ve Tarım Reformu): Anayasa, devletin tarım arazilerinin verimli işletilmesini sağlamakla yükümlü olduğunu belirtir. Oysa Türkiye’de tarım arazileri, plansız kentleşme ve endüstriyel projelerle her geçen gün daralmakta, "tarım reformu" söylemi ise etkisiz bir bürokratik mekanizmaya dönüşmektedir. ​Madde 45...

Şeffaflığın İflası: Kılıçdaroğlu Döneminde Kapalı Kapı Siyaseti!

Resim
​Türkiye siyasetinde sular durulmuyor. Son dönemde özellikle sosyal medya mecralarında ve bağımsız yayın platformlarında, Kemal Kılıçdaroğlu ve yakın çalışma çevresine yönelik sert eleştiriler her geçen gün artıyor. Seçim süreçlerinin ardından başlayan bu tartışmalar, yalnızca bir "koltuk kavgası" olmanın ötesine geçerek, parti içi demokrasi, etik değerler ve toplumsal sözleşme üzerinden derin bir güven krizine dönüşmüş durumda. ​Yayıncılar ve siyasi gözlemciler, Kılıçdaroğlu dönemindeki yönetim tarzının, partinin geleneksel kurumsal yapısını zedelediğini savunuyorlar ve gündeme getirilen temel iddiaları ise şöyle sıralıyorlar: Partinin temel ilkeleri ve tüzüğünün, kişisel kararlar ve dar bir çevre tarafından esnetildiği veya yok sayıldığı iddiası. Karar alma mekanizmalarında liyakat esaslı bir sistem yerine, liderin etrafındaki "sadıklar" grubunun domine ettiği bir yapı oluşturulduğu eleştirisi. Partinin geçmiş birikimini ve değerlerini temsil eden isim...

Hukukun Üstünlüğü mü, Üstünlerin Hukuku mu?Adaletin Gölgeli Yolu!

Resim
Türkiye’de son dönemde hukuk sistemi ile siyaset arasındaki etkileşim, özellikle yerel yönetimler ve ana muhalefet partisi ekseninde yoğun bir tartışma konusu olmaya devam ediyor.   "Hukuk devleti" ilkesinin en temel unsuru olan öngörülebilirlik ve tarafsızlık kavramları, yargı kararlarının siyasi atmosferle paralel ilerlediği iddialarıyla ciddi bir sınavdan geçmekte. Seçilmiş ​İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere, birçok CHP’li belediye başkanına yönelik yürütülen soruşturmalar ve açılan davalar, kamuoyunda "yargının siyasallaşması" eleştirilerinin merkezinde yer alıyor. İmamoğlu hakkında, kamu görevlilerine yönelik ifadeleri gerekçe gösterilen davalardan, "görevi kötüye kullanma" iddialarına kadar uzanan çok sayıda hukuki süreç; yine yüksek yargı ve hukukçular tarafından "seçilmişlerin görevlerini ifa etmelerini zorlaştıran bir kuşatma" olarak tanımlanıyor. ​Bu süreçte dikkat çeken en temel eleştiri...

Sistem Eleştirilerinde Ortak Payda: "Kurumsal Çöküş ve Toplumsal Kriz!

Resim
​Türkiye'de yürürlükte olan Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, hem idari işleyişi hem de toplum üzerindeki sosyoekonomik etkileri bakımından yoğun eleştirilerin odağında kalmaya devam ediyor.  Özellikle yasama organında dile getirilen görüşler, sistemin kurumsal yapıyı erozyona uğrattığı ve toplumsal yaşamda derin bir adaletsizlik yarattığı yönünde birleşiyor. ​Sistem, karar alma süreçlerinde yarattığı keyfiyetle eleştiriliyor. Sık sık değiştirilen kararnameler ve yönetim mekanizmalarındaki istikrarsızlık, kamu idaresinde öngörülemez bir ortam oluşturuyor. Liyakat esaslı atamaların terk edildiği ve kurumların işlevsizleştirilerek kapatıldığı bu süreç, devlet yönetiminde ciddi bir zafiyet olarak tanımlanıyor. Bu durumun, bürokrasideki uzmanlaşmayı ve kurumsal hafızayı yok ettiği savunuluyor. ​Sistemin toplumsal yansımaları ise çok daha derin bir tabloyu ortaya koyuyor. Uygulamaların, toplumu sefalete sürüklediği ve hukukun üstünlüğü ilkesini zedelediği ifade ediliyor. Bu ...

Yasama'da Çıkmaz Sokak: Muhalefeti Yok Sayan İrade, Milletin Sesi Olabilir mi?

Resim
Yasamanın merkezi olan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM), halkın sorunlarının konuşulup çözüldüğü en önemli bir yerdir. Ancak son zamanlarda Meclis’te işleyişle ilgili ciddi bir tıkanıklık yaşanıyor. ​Meclis genel kurulunda muhalefetin sunduğu halk yararına önerilerin, içeriğine bakılmaksızın "sayısal çoğunluk" gerekçesiyle sürekli reddedilmesi, parlamentoyu bir çözüm merkezinden ziyade bir etkisizleştirme kürsüsüne dönüştürmüştür. Bu durum, yalnızca bir muhalefet partisinin engellenmesi değil, aynı zamanda toplumun geniş kesimlerinin taleplerinin de yok sayılmasıdır. Ana muhalefet partisi CHP'nin lideri Özgür Özel ve yönetimine yönelik artan baskılar, bu süreçle birleştiğinde siyasi rekabetin meşru sınırlarını aşarak demokrasinin işleyişine zarar veren bir noktaya ulaşması, toplumu tedirgin ediyor. ​İçinde bulunduğumuz bu kritik dönem, sadece tek bir partinin mücadelesiyle sınırlı kalmayacak kadar hayati bir öneme sahiptir. CHP’ye ve ana muhalefet yönetimin...

Kılıçdaroğlu'nun Dördüncü Gücü ‘Hizaya Getirme’ Planı ve Otokratik Yüzü!

Resim
Uzun süreli ana muhalefet lideri olan ve dönem dönem "basın özgürlüğü" vurgusuyla öne çıkan Kemal Kılıçdaroğlu, dün yaptığı konuşmasında, iktidarı eleştiren medya kuruluşlarını ve sahiplerini hedef alan açıklamalarına toplumun birçok kesiminden tepki yağdı. Kılıçdaroğlu’nun, "Sahibi Londra'da olan, Türkiye'ye gelmeye cesaret edemeyen bazı televizyonların sahipleri var. Parayla nasıl delege alınıp satılıyorsa, televizyon kanalları da parayla alınıp satılmasın. Onun da önüne geçeceğim" şeklindeki ifadeleri, hem medya sektöründe hem de hukuk çevrelerinde derin bir endişe ve "çelişki" eleştirisiyle karşılandı. ​Kılıçdaroğlu, siyasi kariyeri boyunca pek çok kez "basın özgürlüğünün kısıtlanması", "medya sahipliği yapısının tekelleşmesi" ve "gazetecilerin tutuklanması" gibi konularda iktidarı sert bir şekilde eleştirmiş; basının "demokrasinin dördüncü gücü" olduğunu her fırsatta dile getirmişti. Ancak bu...

CHP’de "İktidar Mühendisliği" Şüphesine, İl Örgütlerinden "Kurultay" Resti!

Resim
​Ankara’nın kavurucu yaz sıcağı, CHP’deki siyasi depremin yankılarıyla birleşerek başkentte tansiyonu en üst seviyeye taşıdı. Mahkeme kararıyla genel başkanlık koltuğuna geri dönen Kemal Kılıçdaroğlu ve "değişim" bayrağını taşıyan Özgür Özel arasındaki gerilim, artık sadece bir parti içi çekişme değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğini belirleyecek yapısal bir hesaplaşmaya dönüştü. ​Özgür Özel’in, kendisini siyasete kazandıran Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kullandığı "Vefa karnesi sıfır" çıkışı, aradaki siyasi köprülerin tamamen yıktı. Kılıçdaroğlu tarafından, bir zamanlar "en çalışkan isim" olarak onurlandırılan Özel, bugün hukuki bir hamleyle siyasi varlığına kastettiğini düşündüğü eski lideriyle taban tabana zıt bir noktada. Bu sadece bir kişisel çatışma değil; partinin tarihsel hafızası ile yeni dönemin yükselen "değişim" iradesinin çarpışması olarak değerlendiriliyor. ​Parti tabanından gelen "Önce kurultay, sonra iktidar...

Sanayi Küçülüyor, Faiz Gelirleri Uçuyor, İktidar Hala "Başarı" Masalları Anlatıyor!

Resim
​Türkiye ekonomisi, iktidarın kürsülerden büyük bir özgüvenle anlattığı "başarı hikâyeleri" ile sahadaki acı gerçekler arasındaki makasın artık kapanmayacak derecede açıldığı bir kırılma noktasında. 2026 yılının ilk çeyrek verileri, sadece rakamların değil, bir ekonomik modelin de çöküşünü belgeleyen birer "iflas bildirimi" niteliğinde. ​İstatistiklerin yalan söylemediğini, üretmeyen bir ekonominin sonunun çöküş olduğunu bütün ekonomistler ve maliyeciler uyararak söylüyor. Türkiye'nin 2024’te yüzde 3,3, 2025’te yüzde 3,6 ve nihayet 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 2,5’e gerileyen bir büyüme performansı; ülkenin kalkınmadığını, tam aksine küçüldüğünü ve patinaj çektiğinin kanıtı olarak paylaşılıyor. Nüfus artış hızı dikkate alındığında, kişi başına düşen büyümenin yüzde 2’nin altına sarkması, refah kaybının derinleştiğini açıkça gösteriyor. ​Daha vahimi ise bu "tabela büyümesinin" içeriği. Sanayi üretimi daralıyor, ihracat yüzde 12,7 oranında g...

Bir Yanda 'Kuş Cenneti' İçin Sokağa Dökülenler, Diğer Yanda 'Kanal İstanbul'u Kanıksayanlar!

Resim
​ Arnavutluk bugünlerde, Avrupa’nın en bakir ve ekolojik açıdan en kritik bölgelerinden biri olan Sazan Adası ve Vjosa-Narta sulak alanlarında yükselen devasa bir "lüks turizm" gölgesiyle sarsılıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in yatırım şirketi Affinity Partners öncülüğünde planlanan ve bölgenin doğal dokusunu tamamen değiştirmesi beklenen bu dev proje, Arnavut halkının onurlu ve kararlı duruşuyla karşı karşıya. Başkent Tiran’da günlerdir süren protestolar, sadece bir çevre hassasiyeti değil, aynı zamanda ülkenin geleceğinin şeffaflıktan uzak kapalı kapılar ardında pazarlanmasına karşı bir başkaldırı niteliği taşıyor. Arnavutlar, kuşların göç yolu olan, Akdeniz’in en değerli ekosistemlerinden birinin betonla örtülmesine ve halkın denizle olan bağının "özel mülkiyet" duvarlarıyla kesilmesine karşı isyanda. Halk, Başbakan Edi Rama’nın projeyi "stratejik yatırım" olarak savunmasını, kendi topraklarının ve onurlar...