Sandık Yetmeyince Yargı: Siyasal Mühendisliğin Yeni Adresi!
Modern demokrasilerin temel taşı olan güçler ayrılığı ilkesi, Türkiye’de son yıllarda ciddi bir yapısal sınavdan geçiyor. Siyasi kurumların, yargıyı toplumsal ve siyasal alanı kendi hedefleri doğrultusunda şekillendirecek bir araç olarak görmesi, hem iç siyasette hem de uluslararası arenada yeni bir yönetim krizi tartışmasını beraberinde getiriyor.
Siyasetin yargıya “Bizim istediğimiz gibi siyaseti ve toplumu dizayn et” mesajı vermesi, pratikte ne anlama geliyor? Bu yaklaşımın arkasında, sandıkta veya siyasi rekabetle alt edilemeyen rakipleri hukuki süreçler yoluyla saf dışı bırakma, toplumsal tepkiden kaçınılan dönüşümleri yüksek mahkeme kararlarıyla topluma dikte etme ve tartışmalı kararlara “Bu hukukun kararı” diyerek yapay meşruiyet kazandırma motivasyonları yatıyor.
Bu sürecin başlangıcı genellikle yargı organlarına, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) yapılan atamalarda görülüyor. Hukuki yetkinlik yerine siyasi uyum ve ideolojik paralelliğin ön plana çıktığı eleştirileri, yıllardır kamuoyunda tartışılıyor. Yasaların muğlak alanları siyasi iradeye göre yorumlanırken, istenen yönde karar veren yargı mensuplarına terfi ve prestijli görevler, çelişen kararlara imza atanlara ise sürgün veya cezai işlemlerle yanıt veriliyor. Bu da yargı içinde bir “otosansür” mekanizmasını tetikliyor.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı algısı önemli ölçüde zedeleniyor. Dünya Adalet Projesi’nin (WJP) 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye, 143 ülke arasında 118. sıraya geriledi ve puan olarak 0.41 seviyesinde kaldı. Ülke, Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde de son sıralarda yer alıyor. Bu gerileme, hükümet yetkilerinin sınırlanması, temel haklar ve yargı bağımsızlığı gibi alanlardaki aşınmayla doğrudan ilişkilendiriliyor.
Yargının tarafsızlığını kaybettiği algısı, toplumda adalete olan inancı derinden sarsıyor. “Hukuk herkese eşit uygulanmıyor” düşüncesi kökleştiğinde, bireylerin devlete bağlılığı zayıflıyor. Siyaset, doğal sandık ve müzakere süreçleri yerine “kimin hangi davayla engelleneceği” hesaplarının yapıldığı bir simülasyona dönüşüyor.
Bu durumun ekonomik boyutu da ağır. Hukuk güvenliğinin zayıf olduğu, yargının siyasi talimatlarla hareket ettiği algısı yaratan ülkelerde yabancı sermaye girişi zorlaşıyor, yerli sermaye ise güvensizlik nedeniyle kaçabiliyor. Uluslararası endekslerdeki düşüş, küresel sistemde yalnızlaşmayı da tetikliyor.
Analistler, bu yaklaşımın “bindiği dalı kesmek” anlamına geldiğini belirtiyor. Tarih, siyasi rüzgarlar değiştiğinde, yargıyı silah olarak kullananların aynı silahın hedefi haline gelebileceğini gösteriyor. Kısa vadede siyasi aktörler avantaj sağlasa da, orta ve uzun vadede toplumsal yapı, güven ve istikrar ağır hasar alıyor.
Türkiye’de demokrasinin ve toplumsal barışın güvencesi, yargının siyaseti, siyasetin de yargıyı dizayn etmeye çalışmadığı bir denge ve denetleme mekanizmasında yatıyor. Adalet terazisinin siyasi iklimin rüzgarına göre sallanması halinde, ilk kaybedenin demokrasinin kendisi olacağı uyarısı, günümüz Türkiye fotoğrafının en kritik özeti olarak öne çıkıyor. Bu tartışma, yalnızca hukuki bir mesele değil; aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki demokratik kalitesi ve ekonomik potansiyeliyle doğrudan ilgili yapısal bir meydan okuma olarak duruyor.
Yorumlar
Yorum Gönder