Kayıtlar

Güçler Bir Ayrılsa, Türkiye Bir Nefes Alsa!

Resim
​Günlük siyasi akışın hızı, devlet mekanizmasındaki yapısal aşınmayı ve bunun toplumsal bedellerini çoğunlukla gözden kaçırmamıza neden oluyor. Oysa ekonomik istikrarsızlıklardan yargı erkinin işlevsizleşmesine, liyakat esasının zedelenmesinden bürokratik tıkanıklıklara kadar geniş bir yelpazede tecrübe ettiğimiz aksaklıklar, münferit yönetim hatalarından ziyade sistemik bir krizin tezahürleri değil de nedir? ​2018 itibarıyla yürürlüğe giren Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kamuoyuna karar alma süreçlerinde "etkinlik ve hız" vaadiyle sunulmuştu. Ancak geçen zaman göstermiştir ki, dengelenme ve denetlenme  mekanizmalarından yoksun bir yapıda icrai hız; stratejik ısabetten ziyade, kurumsal hataların ve öngörüsüz kararların hiyerarşik bir ivmeyle katlanarak uygulanmasına yol açtığı ise apaçık ortada.  ​Sistemik tıkanmanın temel parametrelerini üç ana eksende incelersek, ​bunlardan birincisi kuvvetler ayrılığının ihlali ve kurumsal özerkliğin kaybı ise apa...

Ankara Ağırdan Aldı, Fatura Üreticiye Kaldı!,

Resim
Siyasete ve gündelik tartışmalara boğulduğumuz şu günlerde, Türkiye ekonomisinin geleceğini doğrudan ilgilendiren ancak göz göre göre gündemden düşürülen hayati bir konu olan Avrupa Birliği (AB)'nin sınırda karbon düzenlemesini bir kez daha hatırlatmak isterim. ​Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı yer Avrupa Birliği (AB) ülkeleridir. Ancak AB, çevre kirliliğiyle mücadele etmek için yeni bir kural getirdi: Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması. Bu konuda AB diyor ki, "Eğer senin fabrikan üretim yaparken havayı çok kirletiyorsa, ürününü benim ülkeme satarken kapıda ekstra bir 'çevre vergisi' ödersin." ​Peki bu durum bizi ve ekonomimizi neden bu kadar yakından ilgilendiriyor? AB bu kuralın geleceğini yıllar öncesinden söyledi. Ancak bizim iktidar gerekli yasaları ve önlemleri zamanında almadığı için ülke hazırlıksız yakalandı. İş işten geçtikten sonra çıkarılan kurallar da fabrikatörlerin ve üreticilerin işini zorlaştırdı. Türkiye de artık kendi içind...

Veriden Korkan Yönetim Ve Körleşen Devlet!

Resim
​ Ülkenin günlük siyaset gürültüsü, enflasyon rakamları ya da sosyal medyadaki anlık tartışmalar arasında fark etmediğimiz, ancak çok önemli olan 'veri çölleşmesi' gibi derin bir başka krize dikkat çekmek istiyorum.  Türkiye, kendi dijital hafızasını ve bilgi altyapısını gözlerimizin önünde kaybediyor. ​Sorunun temelinde şeffaflıktan uzaklaşan kamu yönetimi yatıyor. Kurumların açık veri paylaşmaması ve verinin adeta bir "devlet sırrı" gibi kapatılması, devlet mekanizmasını körleştiriyor. Ölçülebilir istatistiklerden uzak alınan kararlar; tarımdan eğitime, ekonomiden şehir planlamasına kadar her alanda niteliksiz politikalar olarak vatandaşa yansıyor. Bilgiyi saklamak anlık yönetimi kolaylaştırabilir; ancak veri odaklılıktan kopan bir anlayışın uzun vadede doğru strateji üretmesi imkânsızdır. ​Sivil ve kültürel boyutta da durum farklı değil. Tık odaklı habercilik, kapanan platformlar ve sürekli içerik silen haber siteleri yüzünden son 15-20 yıla ait dijital...

Mum Yatsıya Kadar Yandı: Söz Bitiyor, Güven Tükeniyor!

Resim
Söylem ile eylem arasındaki mesafe, artık Türkiye siyasetinde yıllardır duyduğumuz o klasik "Dün dündür, bugün bugündür" lafını bile çoktan geride bıraktı. Bir iktidar kendi koyduğu ilkelere, daha dün savunduğu değerlere bu kadar sık ters düşerse, bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en temel şey, yani toplumsal güven zedelenir. İnanın, bir yönetim öngörülebilirliğini ve inandırıcılığını kaybettiği an, arkasındaki o devasa kitlesel desteği de er ya da geç kaybetmeye mahkûmdur. ​Son yıllarda ekonomide yaşayıp gördüklerimiz, bu erimenin en net, en can yakan örneği oldu. Aylarca "Nas var, faiz sebep, enflasyon sonuçtur" diyerek düşük faiz kararında diretildi. Tabloya bakıp uyaran, "Yapmayın" diyen akademisyenler, ekonomistler bir kalemde eleştirildi.  Peki sonra ne oldu?  Bir günde "Rasyonel politikalara dönüyoruz" denilerek faizler tavan seviyelere çekildi. Şimdi mutfaktaki yangın, pazardaki etiketler ortadayken, tüm bu deneysel süreçl...

Reform Masalları Bitince Sansür Mesaisi Başlıyor!

Resim
​Bir ülkede ifade ve basın özgürlüğü, sadece kâğıt üzerinde duran süslü cümlelerden ibaret değil, hukuk devletinin ta kendisidir. Ne var ki yıllardır gözümüzün önünde cereyan eden tablo, iktidarın "demokrasi" ve "reform" söylemleriyle sahadaki gerçeklerin hiç de örtüşmediğini net bir şekilde gösteriyor.  Ne zaman siyasette daha fazla diyalog veya özgürlük vaatleri duymaya başlasak, hemen ardından muhalif bir sesin ya da bağımsız bir kurumun daha susturulduğu haberiyle uyanıyoruz. ​Son olarak Evrensel gazetesinin, Uluslararası Af Örgütü’nün, Barış Akademisyenleri’nin, MLSA’nın ve Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın (ALİKEV) sosyal medya hesaplarına getirilen engeller, bunun artık rastgele bir uygulama olmadığını bir kez daha kanıtladı. "Milli güvenlik" ya da "kamu düzeni" gibi ne tarafa çekilse oraya giden esnek gerekçelerin arkasına sığınıp; habercilerin, hak savunucularının ve toplumsal hafızanın dijital alandaki sesini kesmeye çalışıyorlar...

TBMM'de Haşere Alarmı: Çalışanlar Çözüm Bekliyor!

Resim
ÖZEL HABER TBMM kampüsünde yer alan serada yaklaşık bir aydır sürdürülen haşereyle mücadele çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Bizzat yerinde gözlemlediğim ve henüz türü belirlenemeyen haşere istilası, Meclis yönetimini harekete geçmeye zorluyor. ​Serada yürütülen ilaçlama çalışmalarının yetersiz ve etkisiz kalması, çalışanlar arasında ciddi endişeye yol açtığı görülüyor. ​Bünyesinde 20 ila 22 teknik personelin (tekniker, teknisyen ve mühendis) yanı sıra toplam 40 çalışanın görev yaptığı serada, ayda ortalama iki kez tekrarlanan uygulamalardan hiçbir sonuç alınamadığı öğrenildi. Rutin ilaçlamalara rağmen zararlı popülasyonunda en ufak bir azalma görülmemesi ise endişe verici. Süreç İncelemeye Alınmalı! ​Kağıt üzerinde kalan ilaçlama uygulamalarının sonuç vermemesi; kullanılan ilaçların etken maddesini, dozajını ve uygulama yöntemlerinin yeterliliğini ciddi şekilde sorgulatıyor. Bizzat tanıklık ettiğim bu verimsiz süreç karşısında Meclis yönet...

Ayağımızı Yorganımıza Göre Değil, Ay’a Göre Uzatacaktık Ama...!

Resim
​Bir memleketin asıl derdinin ne olduğunu anlamak için öyle uzun uzun vizyon toplantıları izlemeye hiç gerek yok. Devletin hesap defterini açıp "Para nereye akıyor?" diye bakmak yeterli.  Çünkü bütçe dediğin şey, "Bizim asıl mevzumuz ne?" sorusuna verilen en hesapsız, en dürüst cevaptır. Son açıklanan rakamlara bakınca da insan düşünmeden edemiyor. Biz gerçekten uzaya mı gidiyoruz, yoksa uzay bize mi geliyor? ​Gelin bilançoyu beraber inceleyelim... ​Bir tarafta gururumuz, neşemiz Türkiye Uzay Ajansı (TUA) var. Hani "2023’te Ay’a sert iniş yapıyoruz" heyecanıyla yola çıkmıştık ya... İşte o ajansa önümüzdeki üç koca yıl için (2027-2029) toplam 20 milyar lira bütçe reva görülmüş. Kulağa devasa geliyor, değil mi? Şimdi gelin komşunun bahçesine bakalım. Amerikan uzay dairesi NASA’nın sadece tek bir yıllık bütçesi 24,8 milyar dolar! Yani adamların tek yıllık bütçesi, bizim üç yıllık bütçeyi cebinden çıkarıp bozuk para diye harcar. Elin Hindistan’ı bi...