Boş Cüzdanlar, Raf Ömrü Biten Vaatler ve Algı Yönetimi!

Bazen sabah uyandığında insan neyi konuşacağını, derdini kime anlatacağını gerçekten şaşırıyor. Daha dün markette el yakan o fahiş etiketleri, faturaların boynu büken o insafsız tutarlarını tartışırken; akşam ekranlarda bambaşka bir rüzgar esmeye başlıyor. 
Bir bakmışız ekonomi, geçim derdi, atanamayan öğretmenler, esnafın feryadı uçup gitmiş; yerini tarihin derinliklerinden ya da geleceğin uzay projelerinden gelen devasa "müjdelere" bırakmış.
​Sanki görünmez bir el, toplumun kumandasına basıp durmadan kanal değiştiriyor. 
Peki, bu düzen nasıl işliyor? 
Aslında kurallar o kadar ezberlendi ki, artık kimse şaşırmıyor bile.
İktidarın hafızası, işine gelmeyenleri silmekte oldukça usta. Seçim meydanlarında kulakları çınlatan o coşkulu vaatleri hatırlayan var mı? Hani "mülakat kalkacaktı", hani gençler ilk işlerinde vergi ödemeyecekti, 
hani enflasyon tek haneye indirilecekti?
​Yıllar geçti, o vaatler broşürlerin arasında tozlandı. Gençler hala mülakatlarda eleniyor, emekli maaşıyla ay sonunu getiremeyen milyonlar, iktidarın "sabredin" tavsiyesinden başka bir şey bulamıyor. 
Ne zaman bu tutulmayan sözlerin hesabı sorulsa, ne zaman "Ekonomi neden bu halde?" diye sorsak, derhal o klasik defterler açılıyor.
Gündemi değiştirmenin en kestirme yolu, insanları "biz ve ötekiler" diye ikiye bölmektir. Vatandaşın cebindeki delik büyüdüğünde, dikkatleri başka bir yöne çekmek için en keskin semboller masaya sürülür. Milli ve dini değerler üzerinden yapılan sert tartışmalar, herkesin en duyarlı telinden çalmak için körüklenir.
​Oysa mutfaktaki yangın sağcı solcu, o partili bu partili dinlemez; fatura her kapıyı aynı soğuklukta çalar. Ancak kimlik siyasetinin o yüksek desibelli ortamı, bu ortak dertlerin fısıltısını bastırmak için biçilmiş kaftandır. 
İktidar, başarısızlıklarını örtmek için sürekli bir "kriz ve düşman" yaratmak zorundadır.

​Bir diğer vazgeçilmez kalkan ise "beka" ve güvenlik söylemidir. Ülkenin güvenliği elbette hepimizin hayati meselesidir; ancak bu hassasiyetin her iç politika sıkışmasında birer siper olarak kullanılması artık kabak tadı verdi.
​Ekonomideki acı reçete, işsizlik rekorları ya da temel insan haklarındaki ihlaller eleştirilmeye başlandığı an sirenler çalmaya başlar. "Dış güçler" ya da "içerideki mihraklar" argümanı devreye sokulur. Bu duvarın arkasına saklanıldığında artık hiçbir ekonomik veri tartışılamaz, hiçbir hesap sorulamaz hale gelir. 
Hukuk kuralları esnetilir, eleştiren herkes hemen "hizaya" çağrılmak istenir.
Her şey yolundaymış gibi yapmanın en parlak yolu, sürekli yeni bir "tarihi dönemeç" icat etmektir. Karadeniz'de bulunan doğalgazlar, umulmadık yerlerde petrol rezervleri, yüzyılın uzay projeleri veya her seçim dönemi ısıtılıp önümüze getirilen "yeni anayasa" masalları...
​Bu haberlerin her biri ilk başta bir umut ışığı yakar. 
Vatandaş, "Acaba hayatımız ucuzlayacak mı?" diye ekrana bakar. Ancak bu büyük müjdelerin rüzgarı dindiğinde geriye yine aynı pahalılık, aynı boş raflar kalır. Müjde, asıl meseleyi unutturan geçici bir ağrı kesicidir; etkisi geçince o açlık ve acı katlanarak geri döner.
​Bütün bu yapay dalgalanmaların nedeni, iktidarın koltuğunu korumak için yarattığı yapay gündemlerdir. Bu gündemler dağıldığında geriye bu ülke insanını insanca yaşayamadığı, çocuklarının geleceğinden endişe ettiği ve adil olmayan bir düzende yaşadığı acı bir gerçek kalıyor. 
​Gündemi ne kadar değiştirirlerse değiştirsinler, verilen sözleri ne kadar unutturmaya çalışırlarsa çalışsınlan, bu temel gerçeklik değişmiyor. Büyük müjdelerin ışıltısı söndüğünde, o soğuk sandalyede kalan boş cüzdan ve kırık hayaller, bu iktidarın kurduğu en kalıcı eser olarak tarihe yazılacaktır.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu