Kayıtlar

Yazı: Cengiz Aldemir etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Yasaklı Günlerin Çığlığı Susmadı: Ahmet Telli'nin Kalemi Yarınlara Emanet!

Resim
​Türk edebiyatının o hırçın ama bir o kadar da naif sesi, yıllardır Mülkiye çevresinde, bir masanın başında, derin bir sohbetin tam orta yerinde tanıdığım; omuz omuza hüzünleri ve umutları paylaştığım değerli şair, kıymetli insan Ahmet Telli’yi kaybetmenin tarifsiz üzüntüsünü yaşıyorum. ​Bir şairi sadece yazdığı mısralarla değil; bir demli çay eşliğinde kurduğu cümlelerle, o kendine has dik duruşuyla ve her daim muhalif kalan vicdanıyla tanımak bir ayrıcalıktı. O, sınıfta bir öğretmen, meydanda bir yoldaş, kağıdın başında ise hakikat arayıcısıydı. Zaman zaman benim de bulunduğum sohbetlerinde, dizelerini hayatın en sert kayalarına çarpmaktan hiç çekinmediğine bizzat şahit oldum. Ve "direndikçe anlam kazanır insan" diyordu. ​Ahmet Telli’nin şiiri, teslimiyete karşı bir başkaldırıydı. Mülkiyelilerde ki sohbetlerinde de o hep aynı kararlılıkla konuştu. Aşkı bir zayıflık değil, devrimci bir irade olarak kurguladı. Dizeleri, baskıya ve karanlığa karşı bir ...

Vardiyalı Ev Sistemi: Bir Yatakta Üç Kiracı, 'Ekonomik Dayanışma' Zirvesi!

Resim
Geçenlerde bir emlak ilanına denk geldim; sanki bir ev değil, "yaşam sanatı" pazarlıyorlar. İlan başlığı şöyle: " Minimalist yaşam felsefesine uygun, kompakt yaşam alanı." Altındaki fotoğraflara bakıyorum; 10 metrekarelik bir yer. İçinde yatak mı, mutfak mı, çalışma masası mı olduğu belli değil. Eskiden "daracık, havasız" dediğimiz yerlere şimdi "akıllı oda" deyip geçiyoruz. Hani şu meşhur "minimalist yaşam" var ya, meğer bizim kira krizinin süslü adıymış da haberimiz yokmuş! ​Bir emlakçının şu sözü kulaklarımdan gitmiyor,  " Vatandaşımız neden 100 metrekarede yorulup temizlik yapsın ki?" Haklı valla! 8 metrekarede yaşarsanız temizlik yapmanıza bile gerek kalmaz; zaten kolunuzu uzatsanız her yere yetişiyorsunuz.  Eşya mı sığmıyor?  Çözümü basit. Eşya almayın! Hatta mümkünse nefes almayı bile biraz azaltın, ekonomi o zaman ferahlar belki. ​Asıl şamata şimdi başlıyor. Vardiyalı ev sistemi. Artık ev arkadaşı bulmak ...

Demokrasi Çiçeğe Durdu, Bahar Çok Yakın

Resim
​Bazen hayatın içinde öyle anlar gelir ki, etrafınızdaki herkesin sustuğu ama arka planda her şeyi değiştirmek için derinden gelen o meşhur "dip dalgasını" hissedersiniz. Bugünlerde Türkiye'nin genel havası da tam olarak böyle: Adeta nefesini tutmuş, eskiyen bir dönemin sonunu ve yeni bir hikâyenin başlamasını bekliyor. Şimdi bizler de bu toplumsal beklentiyi, iktidarın artan baskı ve sindirme politikaları karşısında vatandaşın nasıl bir duruş sergilediğini konuşmaya başlayalım. ​Aslına bakarsanız, mesele sadece bir iktidar değişikliğinden ibaret değil; mevzu, artık bu tıkanmış yapının miadını doldurmuş olması. İktidar tarafı, gücünü korumak adına yargıdan idari müdahalelere kadar bildiği tüm eski yöntemleri devreye sokuyor, muhalefeti "sindirme" stratejileriyle dizayn etmeye çalışıyor. Ancak görünen o ki, bu yöntemler artık toplum nezdinde karşılık bulmadığı gibi, tam tersi bir etki yaratıyor. Vatandaş, bu hamlelerin bir çözüm üretmekten ziyade, sa...

Hukuku Yok Sayanlar, Kendi Sonuyla Yüzleşecek!

Resim
Adalet mekanizması, bugün hiç olmadığı kadar ağır bir tiyatronun başrolünü üstlenmiş durumda. Ancak her tiyatro, bir gün mutlaka dekorların arkasındaki gerçeği ifşa eder. Ülkemizde uzun süredir sahnelenen bu 'hukuk' oyununun artık sonuna yaklaşıyoruz; çünkü hukuksuzluk, maskesini daha fazla taşıyamayacak kadar ağırlaştı. ​Demokrasi ve hukuk, birbirinden ayrı düşünülemez bir vücudun ruhu ve bedeni gibidir. Demokrasiyi sadece sandıktan ibaret bir aritmetik saymak, onu sığ bir kabuğa hapsetmektir. Gerçek demokrasi; tahammülün, evrensel hukuk ilkelerinin ve adaletin üzerine inşa edilmiş, sarsılmaz bir kültürdür. Ancak bugün, hukuku kendi çıkarları için bir enstrüman gibi yeniden şekillendirenler, aslında demokrasinin temeline dinamit döşemektedir. "Hukuk devleti" tabelasını ayakta tutup içini keyfiyetle doldurmak, sadece adaleti değil, demokrasinin varlık sebebini de yok etmektir. ​Hukuktan çekinenlerin yöntemi onu ortadan kaldırmak değil, bir "terzi iş...

Şeffaflıkta İki Yüzlü Siyaset"​"Belediye’ye Denetim, Diyanet’e Teşvik!

Resim
Türkiye'de uzun süredir hayat pahalılığı ve geçim derdiyle boğuşan emeklinin maaşı eriyor, asgari ücretli ay sonunu getiremiyor, tarladaki çiftçi de maliyetler altında eziliyor. Vatandaşın her gün "kemer sıkması" beklenirken, iktidarın söylemi ile eylemi arasındaki uçurum, her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Bu uçurumun en somut ve çarpıcı örneklerinden birini ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son dönem harcama verileri ortaya koyuyor. Paylaşılan veriler, 2026 yılının ilk beş ayında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tam 74,6 milyar TL harcadığını gösteriyor. Yani günlük ortalama 500 milyon TL gibi devasa bir rakamdan bahsediyoruz. Eğitimden sağlığa, üretimden istihdama kadar birçok alanda kaynak yetersizliği yaşanırken ve vatandaş "tasarruf" ile terbiye edilmeye çalışılırken, bu harcama tutarı kamuoyunda haklı olarak büyük soru işaretleri yaratıyor. ​Peki, bu kaynak hangi önceliklere göre, hangi kalemler için kullanıldı? Şeffaflığın temel kuralı,...

Gülünç Olan Mizah Değil: Sadakatle Korunanlar ve Beka Sorunu Sayılanlar!

Resim
Türkiye’de siyaset ve mizah arasındaki ilişki, uzun süredir "demokratik bir denge unsuru" olmaktan çıkıp, otoritenin kendi sınırlarını belirlediği tek taraflı bir çatışma alanına dönüştü. İktidarın mizahtan duyduğu rahatsızlık, artık sadece bir tahammülsüzlük değil, aynı zamanda kimin "güleceğine" ve kimin "ciddiye alınacağına" karar veren bir ayıklama mekanizması haline geldi.  Bu çarpık tablonun en somut ve belki de en ironik örneği ise, dini değerlerle alay ettiği iddiasıyla hafızalara kazınan bir ismin, "ödüllendirilircesine" büyükelçi olarak atanmasıdır. ​Yıllar önce sızdırılan ses kayıtlarında, İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in Bakara Suresi ile ilgili kurduğu ifadelerle (“Bakara, makara”) gündeme gelen dönemin AB Bakanı Egemen Bağış, o dönem toplumun her kesiminde büyük bir infiale yol açmıştı. Dini değerlerin bir siyasi figür tarafından "hafif" bir dille anılması, muhafazakâr seçmenin "kırmızı çizgisi...

Sadece Yanardağlar Değil, Öfkeler de Patlar!

Resim
​Yıllardır süren bir klasiğin içindeyiz. Taksim’in demir bariyerlerle örülü sessizliği veya Kızılay’ın her gerginlikte boşaltılan o geniş alanı... 2026’nın Türkiye’sinde meydanlar, artık ne bir buluşma ne de bir itiraz yeri. Meydanlar artık "yasaklı alanlar" statüsünde. ​Peki, bu durum sadece fiziksel bir engel mi?  Asıl tehlike burada başlıyor: Meydanlar yasaklandıkça, düşünce özgürlüğü de bir tür otosansüre hapsoluyor. Anayasa’nın 34. maddesi, kağıt üzerinde "izin almadan toplanma hakkı" diyor. Ancak gerçek hayat, bu metnin çok uzağında. Bugün bir hak, "kamu huzuru" gibi ucu bucak belirlenmemiş gerekçelerle anında rafa kaldırılabiliyor. Haziranda İstanbul’da yaşananları hatırlayın; sadece meydanlar değil, şehrin altındaki metro hatları bile protesto korkusuyla kapatılmıştı. Yine bugün NATO için Ankara'nın açık hapishaneye çevrilmesi, bir şehrin ulaşımını durduracak kadar "güvenlik" endişesi duymak, aslında o toplumun demokratik...

Sınav Kağıtlarından Pasaport Kuyruklarına: Bir Gençliğin Çaresiz Kaçışı!

Resim
​Bir ulusun bekasını askeri kudretle, yer altı zenginlikleriyle veya yükselen beton kulelerle ölçmek büyük bir yanılgıdır. Devletin gerçek teminatı, yarınları inşa edecek olan kuşakların bakışlarındaki "umut" parıltısıdır. O kıvılcım söndüğünde, sadece bir nesli değil, bir milletin gelecek yüzyılını da zifiri karanlığa mahkûm edersiniz. Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur. Gençler, sadece pasaportlarını değil, hayallerini de bu coğrafyadan tahliye ediyor. ​Havalimanı kuyruklarında, elinde tek yön biletle vedalaşan bir mühendisi, bir hekimi, bir yazılımcıyı düşünün. O bavulda sadece şahsi eşyaları değil; bu topraklara ait yılların birikimi, verilen emekler ve en acısı, "burada bir şeyler düzelecek" inancına dair son kırıntılar da taşınıyor. ​Ülkeyi yönetenlerin "yerli ve milli" söylemleri, beyin göçü istatistiklerinin soğuk gerçeği karşısında yankısız kalıyor.  Neden mi? Çünkü genç kuşaklarımız, eğitimin bir "bilim yolculuğu" değil,...

Siyasette 'Şer'den 'Hayır'a: Krizin Yarattığı Üçlü Liderlik!

Resim
​Türk siyaseti, uzun süredir alışık olduğu "statüko" prangalarını kırıyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun liderlik süreci etrafında şekillenen ve toplumun hemen her kesiminden yükselen tepkiler, aslında sadece bir "ayrılış" değil, aynı zamanda yeni bir "arayışın" da habercisi. Ancak bu siyasi boşluk, tesadüfen değil, oldukça doğal bir evrimle yeni figürleri parlatıyor. ​Kılıçdaroğlu’na yönelik tepkilerin odağında, değişime direnç ve siyasi tükenmişlik yer alırken; Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş üçlüsü, farklı karakterleri ve yönetim anlayışlarıyla bu boşluğu dolduran, halkın nezdinde "güvenilir ve somut" bir liman haline geldiler. ​Peki, bu isimleri toplumun farklı kesimlerinde bu denli yükselten ne? ​Ekrem İmamoğlu'nun kapsayıcı dili, kriz anlarındaki çözüm odaklı tutumu ve "İstanbul Modeli" ile sadece bir yerel yönetici değil, ulusal çapta bir değişim lideri figürüne dönüşmesi. ​Mansur Yavaş ise, şeffaflığı,...

Belirsizliğin İçinden Geçen Türkiye!

Resim
Bir ülkenin kaderini belirleyen şey sadece sahip olduğu kaynaklar değil, o kaynakları ne kadar rasyonel, öngörülebilir ve liyakatle yönetebildiğidir. Bugün Türkiye’nin yaşadığı tabloya bakıldığında, "yönetilememe" sendromunun kronikleştiği bir yapı göze çarpıyor. Uzmanlara göre, kurumların devre dışı kaldığı, kararların günlük reflekslerle alındığı bir ortamda, Türkiye’nin en büyük eksikliği; akılcı bir yönetim iradesinin ve bu iradeyi denetleyecek kurumsal bir güvenin yokluğu. ​Peki kurumlar neden işlevsiz? Türkiye’nin son yıllardaki fotoğrafı, liyakatin yerini sadakatin aldığı bir "karar alma krizi"ni işaret ediyor. Liyakatten kopan sistemde, en kritik görevlere yetkinlik yerine yakınlık kriteriyle atanan kadrolar, ülkenin kronikleşmiş sorunlarını çözmekten ziyade, mevcut durumu idare etmeye odaklanıyor. Bu durum, eğitimden ekonomiye kadar her alanda "yönetim boşluğu" yaratıyor. Eğitim sistemi, geleceğin dünyasına uyum sağlayacak bireyler ye...

Kibir ve Yalan Kuleleri İnşa Edenler O Enkazların Altında Kalırlar!

Resim
​Bugünlerde, vicdanın sesinin en kısık olduğu, ancak zulmün gürültüsünün en yüksekten duyulduğu tuhaf bir zamandan geçiyoruz. ​Sınırları aşan bir iştahla adaleti, liyakati ve insani olan her şeyi bir kenara itenlerin, aslında büyük bir yanılgının içinde olduklarını görmek için kahin olmaya gerek yok.  Tarih, bu tip "mutlak güç" sarhoşluğunun nasıl bir sonla noktalandığının sayısız örneğiyle dolu. Ancak modern zamanın kibri, bu ibretlik dersleri hatırlamak yerine, onları yok saymayı seçiyor. ​Peki, kötülük neden hep aynı sona mahkûmdur? ​İşin sırrı, kötülüğün kendi kendini imha eden mekanizmasında saklı. İyilik, paylaşıldıkça büyüyen ve toplumu bir arada tutan bir harçtır. Kötülük ise tam aksine, paylaşıldıkça azalmaz, aksine sahiplerini tüketir. Her yeni adaletsizlik, onu yapanın eline yapışan, onu özgürleştiren değil, zincire vuran bir ağırlıktır. ​Lütfen çevrenize dikkatlice bir bakın. Her türlü etik kuralı çiğneyerek "güç" devşirenler, aslında artı...

Kağıt Üstünde İrade Ve Bir Vekaletin Sessiz Çöküşü!

Resim
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında artık vicdanların değil, sadece kağıtların ve talimatların hükmü geçiyor. Meclisin iradesi, halkın vicdanından gelen bir pusula ile değil, artık kendi içindeki derin çelişkilerin ve şaibelerin pusulasıyla yönünü şaşırmış durumda.  Meclis sıralarında, demokrasinin vazgeçilmezi olan "oy pusulası", yerini sadece bir kağıt parçasına değil, siyasi bir mühendisliğin sessiz ve soğuk suç ortaklarına bırakmıştır. ​Özellikle pusula kullanımı üzerinden yürütülen oylamalar, sadece bir usul hatası değil, halkın iradesine karşı işlenen en ince, en sofistike "gasp" biçimidir.  Genel kurulda sadece bir milletvekilinin ismi geçmez; yani burada bir "sistem körlüğü" yaşanmaktadır. İktidar sıralarında oturan ve elini o pusulaya uzatan her isim, aslında halkın vekaletini, kendi grup disiplininin dar kalıplarına hapsetmektedir. ​Siz hiç, bir pusulanın kendi sahibinden bile daha özgürce hareket ettiğini gördünüz mü?  Ne...

31 Mart'tan Sonra Türkiye'yi Bekleyen 'Büyük Dip Dalgası'!

Resim
Türk siyasi tarihi, zaman zaman toplumsal beklentilerin birleşerek büyük bir değişim rüzgârına dönüştüğü "kırılma anlarına" şahitlik etmiştir. Bugün Türkiye, tam da böyle bir sürecin içerisinden geçiyor. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel’in liderliğinde şekillenen yeni siyaset anlayışı, tüm engellemelere ve zorlu siyasi iklime rağmen, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bularak bir "dip dalgasına" dönüşmeye başladı. 'Mutlak butlan' gibi yapay meşruiyet krizlerine rağmen, Özgür Özel'in enerjik, dürüst ve dinamik siyaset tarzı, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulurken, 24 yıllık iktidarın sarsılmaz görünen yapısını da derinden etkilemeye başladı. Özel, parti içi dengeleri yönetirken, bir yandan da halkın gerçek gündemine odaklanan ve "sokak siyasetini" merkeze alan bir yaklaşım benimsedi. Bu yaklaşım, sadece partililer arasında değil, seçmen nezdinde de "yeni ve umut veren bir yüz" algısını pekiştirdi. ​...

Hibrit Rejim Kıskacında ki Türkiye'de Kurumlar Neyi Kaybediyor?

Resim
​ Demokrasi dediğimizde zihnimizde genellikle ilk canlanan görüntü, şeffaf bir sandık ve içine atılan oylardır. Ancak siyaset bilimi literatürü bize 'sandık, demokrasinin sadece giriş kapısıdır; o kapıdan içeri girdiğinizde sizi karşılayan kurumların işleyişi, demokrasinin kalitesini belirler' der. Bugün Türkiye’de süregelen tartışmaların özü de tam olarak bu "içerideki" mekanizmaların sağlığı üzerinedir. ​Dünyaca ünlü demokrasi endeksleri (Freedom House, V-Dem, EIU) ve akademik çalışmalar, Türkiye’nin yönetim biçimini "seçimli otokrasi" veya "hibrit rejim" gibi kavramlarla tanımlıyor. Peki, nedir bu tanımların temelindeki endişeler? ​İlk sırada yargısal öngörülebilirlik yer alıyor. Hukuk, bir toplumun güvenli limanıdır. Ancak yargı organlarının siyasi süreçlerden bağımsız karar alma kapasitesindeki değişimler, bu limanı güvensiz hale getiriyor. Özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasında yaşanan aksaklıklar, sadece hukuki...

Yerel Seçimdeki 'Protesto' Genel Seçimde 'Veto'ya mı Dönüşüyor?

Resim
​Türkiye siyaseti Haziran 2026 itibarıyla, 2023 yerel seçimleri’nin yarattığı "yeni normal" içerisinde şekilleniyor. İktidar bloğu (AKP-MHP) için temel mesele artık bir "seçim yönetmek" değil, "seçmenle kopan bağı yeniden kurmak" haline gelmiş durumda. ​2023 yılındaki yerel seçim sonuçları, Türkiye'de iktidar aleyhine bir "taban kayması" yaşandığını tescilledi. Bu durum, muhalefetin sadece belirli bölgelerde değil, Anadolu'nun genelinde de iktidar alternatifi olduğunu gösterdi. ​Cumhur İttifakı, ekonomik kriz ve alım gücü kaybı nedeniyle "sadık seçmen" profilini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Yerel seçimlerde iktidara karşı kullanılan "protesto oyları", genel seçimde de bir "yönetim değişikliği talebine" evrilmiş durumda. Seçmen, refah artışı görmediği sürece yerel seçimdeki bu kararlı duruşunu genel seçime de taşıma eğiliminde. ​ ​Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin getirdiği %50+1 zor...

Sandığın Yeni Efendisi Gençler Siyasetin Yeni Standartlarını Belirliyor!

Resim
​Türkiye, son yirmi yılda ideolojik bir kuşatmanın hem kurumsal hem de zihinsel etkilerini derinden hissetti. Devletin temel taşlarını yerinden oynatan bu süreç, sadece bir yönetim biçimi değil, bir 'zihniyet erozyonu' olarak karşımızda duruyor. Bu ideolojik tıkanıklıktan çıkışın reçetesi ise liyakat ve aklın yeniden tesisiyle ve değişimi talep eden genç kuşakların rasyonel bilgi temelli duruşunda saklı. Siyasal İslam’ın Türkiye’de yarattığı "ideolojik erozyon", sadece söylem düzeyinde kalmamış; devletin işleyişine, eğitimden ekonomiye kadar pek çok alana sirayet etmiştir. ​Modern devletlerde kamu kurumları, sınav ve tecrübe ile işler. Ancak siyasal İslamcı anlayışın baskın olduğu dönemlerde, bürokrasideki yükseliş kriterleri değişmiştir. Özellikle son yirmi yılda, üniversite rektörlerinden hastane yöneticilerine kadar liyakat yerine "parti aidiyeti" veya "cemaat yakınlığı" ön plana çıkmıştır. Bu durum, kurumların işleyiş kapasitesini d...

Doğa ve Halkla İnatlaşılmaz. Meydanlarda ve Yaylalarda "Biz İzin Vermezsek Olmaz"Sesleri!

Resim
​Ordu’nun eşsiz doğa harikası Perşembe Yaylası’nda yaşananlar, sadece bir coğrafyanın talana karşı korunması değil; aynı zamanda Türkiye’nin kronikleşmiş kutuplaşmış siyasi ikliminde, "ortak paydada buluşmanın" nasıl mümkün olduğunun en somut, en canlı kanıtı oldu. ​Yaylanın o kıvrım kıvrım mendereslerine, yeşiline ve geleceğine sahip çıkan halkın kararlı duruşu, sadece şirket yöneticilerine geri adım attırmakla kalmadı; Ankara’daki karar vericilere de "saha gerçekliğinin" ne olduğunu hatırlatan tarihi bir ders verdi. ​Perşembe Yaylası’ndaki süreç, yıllardır süregelen siyasi ayrışmaları bir kalemde silip atan, "yaşam hakkı" temelinde yükselen devasa bir toplumsal mutabakat yarattı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in mitinglerinde kendi tabiriyle 'eylemler'inde ortaya çıkan tablo, aslında Türkiye’nin aradığı reçeteyi sunuyor. Bir yanda çevre duyarlılığını ve emperyalizme karşı mücadele eden Türkiye İşçi Partili (TİP) gençler, diğer yanda ya...

Rantınız Batsın, Zeytinimiz Kalsın!

Resim
​Binlerce yıldır Akdeniz havzasının bereket sembolü, barışın ve ölümsüzlüğün simgesi olan zeytin ağacı, bugün Türkiye’de derin bir tartışmanın merkezinde yer alıyor. Kamuoyunda sıkça "zeytin düşmanlığı" olarak ifade edilen bu durum; aslında doğaya karşı bir nefretten ziyade, zeytinlik arazilerin yüksek ekonomik değerinin tetiklediği karmaşık bir rant ve sanayileşme çatışmasını yansıtıyor. Peki ​zeytinlikler neden hedefte? ​Zeytin ağaçlarına yönelik bu "düşmanca" yaklaşımların temelinde, bu ağaçların bulunduğu arazilerin sahip olduğu stratejik konum ve ekonomik potansiyel yatıyor. Zeytinliklerin çoğu, özellikle Ege Bölgesi'nde denize yakın, ulaşımı kolay ve "değerli" bölgelerde yer alıyor. Bu alanların turizm, konut veya sanayi tesisleri için "kullanılabilir" hale getirilmesi, büyük bir ekonomik kazanç beklentisini beraberinde getiriyor. Yine, zeytinlik alanların altındaki yer altı kaynakları (özellikle kömür madenleri)...

​İnsan Olmanın Duruşu ve Eğilmeyen Başların Sessiz Sözleşmesi!

Resim
Dostluk, insanın kendine seçtiği en kutlu kardeşlik bağıdır; tıpkı Ekrem İmamoğlu ile Özgür Özel’in siyasetin tozlu ve yorucu yollarında birbirlerine omuz vererek kurdukları o sarsılmaz bağ gibi.  Kan bağının ötesinde, ortak bir idealin çatısı altında ruhların birbirini tanıması ve aynı hizaya gelmesiyle şekillenen bu kardeşlik, dünyanın sırtını döndüğü zor zamanlarda birbirine sarsılmadan destek olmanın en somut örneğidir. ​İnsan onuru, bir başkasının önünde eğilmeyecek kadar kıymetli, hayatın fırtınalarına karşı dik durmayı gerektiren bir pusuladır. Bugün İmamoğlu’nun toplumsal beklentilerin ve büyük sorumlulukların ağırlığı altında sergilediği vakur tavır, Özgür Özel’in ise omuzlarındaki yükle siyasi arenada gösterdiği kararlılık; tam da bu onurlu duruşun yansımasıdır.  Onurlu bir lider için dik duruş, sadece bir tavır değil, bir varoluş biçimidir; ne haksızlığa boyun eğer ne de menfaat karşısında ruhunu satar. Eğilmeden, bükülmeden, toplumun adalet arayışına sa...

Sadece Paramız Değil, Geleceğimiz de Eriyor!!

Resim
​Bugünlerde Türkiye’yi konuşmak demek; döviz kurunu, market etiketlerini ya da siyasetin bitmek bilmeyen polemiklerini tartışmaktan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bir toplumun gerçek sağlığı, sadece ekonomik göstergelerle ya da siyasi manevralarla ölçülemez. Asıl tehlike, manşetlere taşınmayan, akşam haberlerinde grafiklerle anlatılamayan o sessiz ve derinden gelen "yapısal aşınma"da gizli. ​Türkiye, son yıllarda sadece finansal bir sınav vermiyor; aynı zamanda bir "nitelik ve güven" sınavından geçiyor. ​Her köşe başına açılan üniversitelerimiz var ama "yetişmiş insan" açığımız tarihin en yüksek seviyesinde. Diplomalar çoğalırken, o diplomanın karşılığı olan liyakat ve kurumsal hafıza birer birer siliniyor. Gençlerimiz sadece daha iyi bir maaş için değil, adalet duygusuna ve emeğinin karşılık bulacağına dair inançlarını kaybettikleri için "başka kıyılara" bakıyor. Bu bir beyin göçünden öte; bu ülkenin "gri maddesin...