"Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” Demişlerdi; Devlet “Hiçbiriniz” Dedi

6 Mayıs sabahı Türkiye’nin hafızasında yeniden kanayan bir yara olarak beliriyor. Tam 54 yıl önce, şafağın en karanlık vaktinde darağacına gönderilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, bedenleriyle birlikte bir dönemin umutlarını da astılar. Ancak onların ölümü, aynı zamanda dönemin faşist devlet anlayışının en çıplak yüzünü ortaya koydu. Muhalif gençleri “vatan haini” ilan edip idam sehpasıyla susturma, düşünceyi ve örgütlenmeyi boğma refleksi, "Ya Hep Beraber Ya Hiçbirimiz” diyen ülkenin aydınlık yüzlü devrimci gençlerini faşist devlet yönetimi idam etti. Bu da Türkiye tarihinde utanç ve yüz karası bir dönem olarak yerini aldı.

6 Mayıs 1972… Ankara Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi’nin avlusunda yankılanan son adımlar, yalnızca üç gencin sonu değildi. Askeri darbe döneminin yarattığı faşizan iklimde, “anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” suçlamasıyla verilen idam kararları, yargı bağımsızlığından ziyade siyasi intikamın aracı haline getirilmişti. 

Henüz yirmili yaşlarında olan bu gençler, tam bağımsızlık, anti-emperyalizm ve toplumsal adalet taleplerini hayatlarıyla ödedi. Devletin aydınlığı karartma anlayışı net bir şekilde kendini gösterdi. Yani  farklı düşüneni “düşman” olarak kodlama, hızlı infazlarla korku salma ve kalıcı bir korku iklimi yaratma... İdamlar, sadece bireysel cezalar değil; tüm muhalif kesimlere “ya bizim gibi düşünün ya da yok olursunuz” mesajıydı. 

Oysa tarih gösterdi ki, darağaçları fikirleri öldüremedi; aksine onları sembolleştirdi.
Deniz’in “halkların kardeşliği” vurgusu, Yusuf’un direnişçi duruşu ve Hüseyin’in teorik derinliği, bugün hâlâ milyonlar için ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Onlar, şairlerin dizelerinde, ressamların tablolarında ve gençlerin sloganlarında “sönmeyen ateş” olarak yaşıyor. Ancak bu mirası anarken gerçeği de görmek gerekiyor: O dönemki devlet aygıtı, muhalifleri fiziksel olarak ortadan kaldırmayı meşru gördü. Bu anlayış, Türkiye’de darbe dönemlerinde tekrar eden bir patern haline geldi ve demokrasi kültürünün derin yaralar almasına yol açtı.
Bugün onları ananlar aynı zamanda şu soruları da soruyor:
Tam bağımsız, adil ve özgür bir Türkiye hayali hâlâ mümkün mü?
Devlet, muhalif sesleri bastırmak yerine onları dinlemeyi öğrenebildi mi?
İdam cezası gibi geri dönülmez yaptırımlar, adalet mi yoksa intikam mıdır?

6 Mayıs, bir yas günü olmanın ötesinde, Türkiye’nin vicdan muhasebesidir. Faşist eğilimlerin, otoriter reflekslerin ve “devlet her zaman haklıdır” zihniyetinin eleştirildiği; özgürlük, eşitlik ve adalet talebinin yeniden yükseltildiği bir gündür.
 
Sonsöz Yerine
Deniz, Yusuf ve Hüseyin… Onlar karanlığın ortasında yakılan meşalelerdi. Darağaçları onları susturamadı; aksine, her 6 Mayıs’ta Türkiye’nin demokrasi ve hukuk mücadelesine ışık tutmaya devam ediyorlar. Fidanları daima yeşil kalacak, ve bir gün, bu ülkede düşünce suç olmaktan çıkacaktır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!