Koltuk Sıcağı ve Gerçeklik Duvarı. Bir İktidar Neden ve Nasıl Düşer?

Siyaset koridorlarında yürüyen herkesin unuttuğu, ama tarihin her sayfasında altın harflerle ya da kanla yazılmış 'hiçbir iktidar baki değildir' diye bir kural vardır. 
Zirvedeyken etrafını saran alkış seslerinden görünmeyen o sarp uçurum, aslında yıllarca tuğla tuğla örülmüştür. Dışarıdan bakıldığında sarsılmaz görünen yönetimler, çoğu zaman bir günde devrilmezler; uzun süreli bir ihmaller zincirinin, kibrin ve gerçeği ıskalamanın altında sessizce ezilirler.
​Peki, onca güce, istihbarata, bütçeye ve kuruma rağmen bir yönetim nasıl olur da o koltuğu kaybeder? 
Cevap, sandığınızdan çok daha yalındır.
​Her şeyden önce, en güçlü iktidarı deviren ne silah ne de dış mihraklardır; mutfaktaki tenceredir. Halkın cebindeki para eriyor, pazardaki yangın sönmüyor ve çocuklarının yarınına dair umut kalmıyorsa, o ülkede hiçbir lider koltuğunda rahat oturamaz. 
En çarpıcı örnek ise tarihte yerini almış olan, Fransız ihtilalinin patlak verdiği 1789'da yaşanmıştır. Saraydakiler eğlenceden vazgeçmezken halk açlıkla boğuşuyordu...; nihayetinde bu uçurum, kralın tacıyla birlikte hayatına da mal olmuştu.

Yine 2001 yılında bu ülkede yaşanılan o ağır ekonomik kriz, bir sabah kalktığımızda dönemin kudretli koalisyonunu bir gecede siyaset sahnesinden silip süpürmüştü. 
​Ancak mesele sadece ekonomi de değildir. İktidarların ömrünü yiyen bir diğer kurt da meşruiyet krizi ve adaletsizliktir. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki o görünmez ahlaki sözleşme yırtıldığında, sistem çatırdamaya başlar. Vatandaş, "ben bu ülkenin kurallarına uyuyorsam, hakkaniyetle ödüllendirilmeliyim" duygusunu kaybettiğinde, orada devasa bir güven uçurumu açılır. 
Örnek mi?
ABD'de yaşanan Watergate skandalında koltuğundan olan Richard Nixon’ı deviren şey basit bir hırsızlık değil, devletin en tepesindeki ahlaki çürümenin ve gerçeği örtbas etme kibrinin ifşasıydı.
​Zamanla iktidar sahiplerinin etrafında saray duvarları örülür. Dış dünyayla bağ kesilir. Sokaktaki gencin feryadı, esnafın "işler kötü" çığlığı, "marjinal grupların provokasyonu" olarak yaftalanmaya başlar. 
Tunus’ta seyyar satıcılıktan başka çaresi kalmayan Muhammed Buazizi’nin yaktığı ateş, on yıllardır "bize bir şey olmaz" diyen Bin Ali’leri, Mübarekleri saraylarından edene kadar kimse o sonun geleceğine inanmak istememişti. 

Kibir, yöneticinin en tehlikeli kör noktasıdır; çünkü duymak istemediği sesi "düşman sesi" sanır.
​Dahası var. 
Bir yönetim, devleti kendi arka bahçesi haline getirdiğinde, liyakati kapı dışarı edip sadece "sadakati" şart koştuğunda kendi elleriyle kendi mezarını kazar. 
Adalet sarayları, merkez bankaları, emniyet müdürlükleri... parti binası gibi çalışmaya başladığında, kriz anında ülkeyi kurtaracak akıl da buharlaşır. 
Tıpkı SSCB’nin son günlerinde olduğu gibi; bürokrasi kendi yalanına o kadar inanır ki, sistem içeriden çürür ve devasa gövde tek bir hamleyle un ufak olur.
Özetle; iktidarlar dışarıdan gelen rüzgarlarla değil, içeride biriktirdikleri çürümeyle yıkılırlar. Koltuğun sıcaklığına aldanıp halkın sesine kulak tıkayanlar, adaleti unutanlar, gerçeği eğip bükenler, gün geldiğinde en ağır faturayı öderler ve tarih sahnesinden silinmekten asla kurtulamazlar.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu