Kılıçdaroğlu'nun Dördüncü Gücü ‘Hizaya Getirme’ Planı ve Otokratik Yüzü!


Uzun süreli ana muhalefet lideri olan ve dönem dönem "basın özgürlüğü" vurgusuyla öne çıkan Kemal Kılıçdaroğlu, dün yaptığı konuşmasında, iktidarı eleştiren medya kuruluşlarını ve sahiplerini hedef alan açıklamalarına toplumun birçok kesiminden tepki
yağdı.

Kılıçdaroğlu’nun, "Sahibi Londra'da olan, Türkiye'ye gelmeye cesaret edemeyen bazı televizyonların sahipleri var. Parayla nasıl delege alınıp satılıyorsa, televizyon kanalları da parayla alınıp satılmasın. Onun da önüne geçeceğim" şeklindeki ifadeleri, hem medya sektöründe hem de hukuk çevrelerinde derin bir endişe ve "çelişki" eleştirisiyle karşılandı.

​Kılıçdaroğlu, siyasi kariyeri boyunca pek çok kez "basın özgürlüğünün kısıtlanması", "medya sahipliği yapısının tekelleşmesi" ve "gazetecilerin tutuklanması" gibi konularda iktidarı sert bir şekilde eleştirmiş; basının "demokrasinin dördüncü gücü" olduğunu her fırsatta dile getirmişti. Ancak bugünkü söylemleri, kendi geçmişindeki bu "özgürlükçü" retorikle keskin bir tezat oluşturuyor.
​Özellikle, medya sahipliğini ve televizyonların finansal yapısını "delege alıp satmaya" benzeten bir yaklaşımla hedef tahtasına oturtması, siyasi bir figürün medya üzerinde nasıl bir "denetim" veya "düzenleme" iradesi kurabileceği sorusunu akıllara getiriyor. 

Basın özgürlüğünü savunan bir siyasi aktörün, hangi yayın kuruluşunun nasıl satılacağına veya kimin mülkiyetinde olacağına dair "önüne geçeceğim" şeklinde bir dil kullanması, sadece tutarsızlık değil, aynı zamanda demokratik değerlerin içselleştirilmesi noktasında bir zaafiyet olarak yorumlanıyor.

​Hukuk devleti ilkesi, mülkiyet hakkının ve teşebbüs hürriyetinin anayasal güvence altında olmasını gerektirir. Medya kuruluşlarının mülkiyet yapılarına dair yapılacak düzenlemelerin, siyasetin günlük polemikleri veya "cesaret edememe" gibi öznel iddialar üzerinden değil, şeffaf, objektif ve hukuk çerçevesinde yürümesi esastır.
​Kılıçdaroğlu’nun kullandığı ifadeler, hukuki bir denetim mekanizmasından ziyade, ideolojik bir "tasfiye" veya "hizaya getirme" niyetini çağrıştırması bakımından son derece sakıncalıdır. Bir siyasetçinin, medya kuruluşlarını "parayla alınıp satılan" yerler olarak yaftalaması ve bu kanallar üzerinde bir yaptırım iradesi sergileyeceğini vurgulamasının sakıncalarını ise şöyle sıralayabiliriz:
​Basın Özgürlüğünü Zedeliyor Gazetecilik faaliyetini, sermaye sahipliği üzerinden baskı altına alan bir anlayışı meşrulaştırma riski taşıyor.
​Mülkiyet Hakkına Müdahale Hukuk sistemimizde şirketlerin devri veya satışı yasalarla belirlenmiştir. Siyasi bir iradenin, "önüne geçeceğim" diyerek mülkiyet haklarını doğrudan hedef alması, hukuk devletinin temel taşlarıyla bağdaşmamaktadır.
​Çifte Standart Yıllarca "medyaya müdahale ediliyor" diye eleştiren bir figürün, iktidar hevesiyle aynı yöntemleri bir tehdit unsuru olarak kullanması, siyasi ahlak ve tutarlılık açısından ciddi bir erozyondur.

​Siyasetçilerin medya eleştirisi yapması en doğal haklarıdır; ancak bu eleştiri, medya kuruluşlarının mülkiyetini veya varlığını "yok etme/dizayn etme" tehdidiyle birleştiğinde, o kişi artık bir eleştirmen değil, bir "baskı unsuru" haline gelir. Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri, muhalefetin iktidara geldiğinde demokratik standartları yükseltip yükseltmeyeceğine dair kamuoyunda oluşan güveni sarsmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi geçmişiyle olan bağını da koparıyor.

​Demokrasilerde medya, siyasetin "önüne geçeceği" veya "düzenleyeceği" bir enstrüman değil, siyaseti denetleyen bağımsız bir alandır. 'Kep düşmüş kel görünmüştür.' Kılıçdaroğlu’nun bu söylemi, demokrasiyi savunurken aslında kendi otoriter eğilimlerini gün yüzüne çıkardığı bir itiraf olarak tarihe geçmiştir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!