Güçler Bir Ayrılsa, Türkiye Bir Nefes Alsa!

​Günlük siyasi akışın hızı, devlet mekanizmasındaki yapısal aşınmayı ve bunun toplumsal bedellerini çoğunlukla gözden kaçırmamıza neden oluyor. Oysa ekonomik istikrarsızlıklardan yargı erkinin işlevsizleşmesine, liyakat esasının zedelenmesinden bürokratik tıkanıklıklara kadar geniş bir yelpazede tecrübe ettiğimiz aksaklıklar, münferit yönetim hatalarından ziyade sistemik bir krizin tezahürleri değil de nedir?

​2018 itibarıyla yürürlüğe giren Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kamuoyuna karar alma süreçlerinde "etkinlik ve hız" vaadiyle sunulmuştu. Ancak geçen zaman göstermiştir ki, dengelenme ve denetlenme mekanizmalarından yoksun bir yapıda icrai hız; stratejik ısabetten ziyade, kurumsal hataların ve öngörüsüz kararların hiyerarşik bir ivmeyle katlanarak uygulanmasına yol açtığı ise apaçık ortada. 

​Sistemik tıkanmanın temel parametrelerini üç ana eksende incelersek,
​bunlardan birincisi kuvvetler ayrılığının ihlali ve kurumsal özerkliğin kaybı ise apaçık ortada bir gerçek olarak duruyor.
​Demokratik hukuk devletinin ontolojik temeli (yürütme, yasama, yargı) nitelikli bir ayrışma ve karşılıklı denetim ilişkisi içinde bulunmasıdır. Mevcut modelde yürütme erkinin tek bir makamda temerküz etmesi ve bu makamın aynı zamanda siyasi bir partinin genel başkanlığı sıfatını taşıması, yasama organının denetim gücünü sönümlendirirken yargı bağımsızlığını da zedelemektedir.

​Yürütmenin kurumsal özerkliğe sahip yapılara doğrudan müdahale edebilmesi örneğin Merkez Bankası veya TÜİK gibi kurumların tepe yönetimlerinin siyasi kararlarla sürekli değiştirilmesi piyasa aktörlerinin ve uluslararası sermayenin öngörülebilirlik algısını tahrip etmektedir. Güven endeksinin gerilemesi, parasal istikrarsızlığı ve nihayetinde hanehalkı düzeyinde somutlaşan refah kaybını beraberinde getirmektedir. Nitelikli bir parlamenter modelde ise stratejik kararlar, meclis denetimi ve müzakereci demokrasi süreçlerinden geçerek ortak akıl zemininde şekillenir; böylece hata payı minimize edilir.
​İkincisi liyakat ilkesinin aşınması ve bürokratik edilgenlik.
​Partili cumhurbaşkanlığı yapısı, devlet bürokrasisi ile parti teşkilatı arasındaki organik ve kavramsal sınırları muğlaklaştırmıştır. Kamu idaresine atama ve yükselme süreçlerinde "teknik yetkinlik ve liyakat" ölçütlerinin yerini "siyasi sadakat ve merkeze yakınlık" kriterlerinin alması, bürokrasinin özerk karar alma kapasitesini felce uğratmıştır.
​Bu durum, kriz anlarında sorumluluk üstlenmekten kaçınan ve karar süreçlerini sürekli merkeze havale eden pasifize edilmiş bir idari yapı yaratmıştır. Halbuki tarafsız ve ehliyet esasına dayalı bir kamu idaresi, günlük siyasi çalkantılardan etkilenmeksizin devlet hafızasını ve kamu hizmetlerinin niteliğini koruyan ana unsurdur.

Üçüncü ise makamın sembolik tarafsızlığını yitirmesi ve toplumsal kutuplaşmadır. Cumhurbaşkanlığı makamı, anayasal mimaride toplumun tamamını temsil eden tarafsız bir birleştirici unsurdur. Anayasal rolü gereği tarafsız olması gereken bu makamın aktüel siyasi rekabetin ve seçim yarışının tarafı haline gelmesi, toplumsal ayrışmayı derinleştirmekte ve siyasal kutuplaşmayı tırmandırmaktadır. Toplumun belirli kesimlerinin devlete olan aidiyet duygusu, bu yapıda aşınma riskiyle karşı karşıya kalmaktadır.

​Özetle; Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi, vaad ettiği istikrar ve hızı sağlamaktan uzak kalmış; aksine denetim süreçlerini ortadan kaldırarak kurumsal yapının direnç seviyesini düşürmüştür. Güçler ayrılığını zayıflatan, yargı erkini ve yasama organını işlevsizleştiren bu yapının sürdürülebilir bir kamusal yarar üretmesi mümkün görünmemektedir.
​Türkiye’nin köklü devlet geleneği ve yetişmiş insan kaynağı; kararların tekil bir iradeye veya tek bir siyasi yapıya bağlandığı daraltılmış bir yönetim modelinden çok daha geniş bir potansiyele sahiptir. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edildiği, kurumların özerkliğinin korunduğu ve kararların kolektif akılla alındı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem, toplumsal huzur ve kurumsal istikrarın tesisi için kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir! diyelim ve yazıya noktayı koyalım.







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu

TBMM’de Ayrıcalık Zinciri: Koltuğu Bırakana Oda, Çalışana Yasak, Emekliye Kapı!