Griliğe Kesmiş Şehirlerde Bir Renk Arayışı: Aşka ve İnsanlığa Dair
Ülkemizde her geçen gün katlanarak büyüyen acıların, ekonomik ve sosyal sıkıntıların gölgesinde ki gündemden başımızı kaldıramaz olduk. Hayatta kalma mücadelesine ve bu ağırlığa kendimizi o kadar kaptırdık ki inceliğimizi, duygusallığımızı ve birbirimize olan insani dokunuşlarımızı içten içe kaybediyoruz.
Özellikle insan kalabalıklarıyla dolup taşan ama ruhsuzlaşan devasa kentlerde hepimiz kendi yalnızlığımıza hapsedilmiş durumdayız. Beton binaların, kalabalık caddelerin ve koşturmacanın ortasında eksilen yanlarımıza, unuttuğumuz ince duygulara ve kalbimizin derinliklerine sığınmak belki de tek kurtuluşumuz. Çünkü tüm bu kaosa rağmen insan, sevmeye ve incinmeye ihtiyaç duyan o hassas özünü korumak zorundadır.
Sevmek; hayatın en karmaşık, en büyüleyici ve belki de en yorucu tecrübesidir. Birine bakarken kalbinin atışını kulaklarında hissetmek, onun bir tebessümüyle gününün aydınlanması... Hepimiz hayatımızın bir döneminde bu duygunun ağlarına takılır, onun sonsuzluğuna inanmak isteriz. Ancak zaman geçtikçe, kentlerin soğukluğu ruhumuza işledikçe ve o büyük cümlelerin altındaki boşluklar ortaya çıktıkça insan, kendini o eski şarkının dizesini fısıldarken buluyor: "Aşk eski bir yalan."
Bu sözü ilk duyduğumda bana fazla sitemkâr gelmişti. Kendi kendime "Gerçek olanı bulduğunda yalan olmaz," derdim. Ama insan yaşayarak öğreniyor. Aşkın kendisi belki bir yanılsama değildir ancak biz ona öyle ölümsüz anlamlar yüklüyoruz ki zamanla bu beklentilerin altında eziliyoruz.
Kentlerin bizi ittiği bireysel yalnızlıktan kaçmak için aşkı bir sığınak sanıyoruz; oysa bazen en büyük kimsesizliği yine o sığınakta yaşıyoruz.
Hatırlıyorum da bir zamanlar benim için dünya, sadece onun gözlerinin renginden ibaretti. Söylediği her söz bir yemin, kurduğumuz her hayal geleceğin ta kendisiydi. "Sonsuza kadar" kelimesi dudaklarından ne kadar kolay dökülüyordu. O anlarda zamanın durduğunu sanıyordum. Ancak hayat, en tatlı masalların bile sonuna nokta koymayı biliyor. Bir gün geliyor ve o canımdan çok sevdiğim insanla arama buzdan duvarlar giriyor; verilen sözlerin zamanın karşısında nasıl birer birer eridiğini çaresizce izliyorum.
İşte o an insan, aşkın en büyük yalanının onun hiç bitmeyeceğine inanmak olduğunu anlıyor.
Bizler, kentlerin griliğinde kaybolan kalbimizi ısıtmak için kendimize tatlı yalanlar söylüyoruz. Birini olduğundan bambaşka biri gibi görmek, onun eksiklerini tutkuyla örtmek, gitmeyeceğine dair çocukça bir inanç beslemek... Hepsi insanın kalabalıklar içindeki o derin yalnızlığını unutmak için kendi kendine oynadığı bir oyundur belki de.
Geçmişe dönüp baktığımda artık ne o günlere ne de gidenlere öfke duyuyorum. Yalan bile olsa o heyecanı hissetmek insana yaşadığını ve hâlâ bir kalbi olduğunu hatırlatıyor. Ama bir kez o kırılma noktalarından geçtikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.
Yüreğinde tatlı bir sızı, aklında ise o unutulmaz hakikat kalıyor:
Aşk; her çağda yeniden yazılan, kaçmak için kandırılmayı gönüllü kabul ettiğimiz, ama eninde sonunda gerçeğin soğuk yüzüyle biten eski, çok eski bir yalan. Ve biz, kentin yabancılaştırıcı soğukluğuna rağmen o masala tekrar inanmak için ruhumuzda hep bir açık kapı bırakıyoruz...
Yorumlar
Yorum Gönder