​"Biz Bu Topraklara Ne Yaptık?"

Dün akşam pencerenin kenarında, dışarıdaki gri ve ağır havaya dalıp gitmişken televizyon izleyen yaşlı annem ekranda art arda geçen sel, toprak kayması ve kuraklık haberlerini gösterdi ve "Oğlum,"şu televizyondaki sel ve yıkım haberlerini görünce içim parçalanıyor. Eskiden ne böyle bir yağmur yağardı ne de ortalık böyle afetler görürdü... Biz bu topraklara ne yaptık böyle?" diye sordu.

Annemin o masum ve kaygılı bakışları, bu konuda daha önce eleştirel birçok haber yazan bir gazeteci olarak beni yerime çiviledi. O an fark ediyorum ki, doğanın çığlıklarını sadece birer "haber malzemesi" yapmışım. Onu bu hale getirenleri eleştirirken bile araya hep o soğuk mesafeyi koymuşum. Oysa mesele sadece haber yapmak değil, annemin o saf sorusundaki acı gerçeğin ta kendisiyle yüzleşmekmiş.
​Bugün size kendi penceremden, doğanın yerine koyarak değil ama onunla aynı havayı soluyan, annesinin o haklı kaygısını yüreğinde hisseden biri olarak seslenmek istiyorum. Çünkü artık susmanın bir anlamı kalmadı.

​Bu ülkeyi yönetenler yıllardır "kalkınma" ve "büyüme" kelimelerini bir kalkan gibi kullanıyorlar. Her yeni yol, her devasa köprü, her lüks konut projesi doğaya vurulan bir darbe oldu. AKP iktidarının en büyük yanılgısı, doğayı "tüketilebilir bir hammadde" ya da "kullan-at bir dekor" olarak görmek oldu.
​Örneğin; İstanbul'un kalbine, Kuzey ormanları'na saplanan o devasa otoyollar ve havalimanı projeleri... Binlerce ağaç devrildi, göç eden kuşların yolları, yaban hayatının koridorları yok edildi. Bize "gelişiyoruz" dediler ama gelişen tek şey betona duyulan doymak bilmez iştah oldu.

Yine ​iktidarın ekonomi politikalarının en acımasız yüzü, yer altındaki serveti, yer üstündeki yaşam hakkına tercih etmesi oldu. Dağlardaki o parıltılı metal sevdası, bu ülkenin en saf sularını zehirledi.
​Örnek mi; Kaz Dağları’ndan Artvin’e, Erzincan İliç’e kadar her yerde siyanür havuzlarıyla vadiler zehirlendi... Dağların bağrına dinamitler atıldığında sadece kayalar parçalanmadı; bin yıllık su havzaları, Munzur’un gözeleri, Karadeniz’in inatçı dereleri çamura bulandı. Bir avuç maden uğruna geleceğimiz karartıldı.

​Yenilenebilir enerji ya da temiz gelecek lafları dillerden düşmedi ama icraatta hep bir talan vardı. Doğanın dengesi, rant odaklı projelere kurban edildi.
​Rize'nin, Artvin'in o coşkun akan dereleri HES borularıyla hapsedildiği gibi. Köylülere "size enerji getiriyoruz" dediler; o dereler kuruduğunda, balıklar öldüğünde, vadinin nemi kaybolup çay bahçeleri kuruduğunda geriye sadece boruların pası kaldı. Şimdi buradan sorumlulara, doğanın suyunu boğarak aydınlanamazsınız demek lazım.

​Çevreyi korumak, birkaç ağaç dikip fotoğraf çektirmekten ibaret değildir. Gerçek çevrecilik geleceğe temiz bir miras bırakmaktır. Ancak iktidarın çevre politikaları hep "şirketler kazansın, doğa nasıl olsa kendini onarır" kolaycılığına dayandı.
​Örneğin; ÇED raporları adeta birer onay makamına dönüştürüldü; her projeye "ÇED Gerekli Değildir" kılıfı uyduruldu. Ovalarımız sanayi atıklarıyla kirletilirken, termik santrallere filtre takma zorunluluğu yıllarca ertelendi. Biz o zehirli havayı içimize çekerken, doğanın sessizce tükenişini izledik.
​Şimdi Ne Olacak?
​Toprak küsmez, su küsmez derler; ama çekilir. Gözümüzün önünde kuruyan göller, şiddetini artıran seller, mevsimsiz kavuran sıcaklar... Bunların hepsi doğanın bize söylediği son sözler.
​Gerçek çevrecilik; betona sadaka gibi ayrılan parklar değil, ormanların ve derelerin dokunulmazlığını anayasal güvenceye almaktır. Rantı değil, yaşamı merkeze koyan bir vicdandır.
​Şimdi bu yazıyı bitirirken iktidara sesleniyorum; elinizi kalbinize koyun ve çocuklarınıza, torunlarınıza bırakacağınız bu beton yığınına bakarken gerçekten "biz başardık" diyebilecek misiniz?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zarafeti ve Bilgeliğiyle İz Bırakan Bir Yaşam: Nursen Güngör’e Veda

​Sivas’ın Sarp Yamaçlarında Hüzünlü Bir Tanıklık: Bir Anne Keçinin Sessiz Çığlığı!

CarrefourSA İşçileri Ayaklandı: "Sendikal Bürokrasi ve İşveren Baskısına Dur De!"