Gömleğin Düğmeleri Yanlış İliklenince...
Bütün bunlara tanıklık ederken insan ister istemez sormadan edemiyor.
Sahi, biz ne zaman ve nasıl bu hale geldik?
Aslında bu sorunun cevabı hiç de karmaşık veya uzaklarda değil. Yanıt; 2018 yılında hayatımıza giren ve adına "Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi" denilen yapının genetiğinde gizli.
Sistem öyle bir kurgulanmış ki; yukarıdan aşağıya uzanan yetki zincirinde, alt kademedeki yöneticiler bakışlarını halka, hukuka ya da bağımsız denetim organlarına değil; yalnızca tek bir noktaya çeviriyor. Bir kuruma atanan kişi, kendisini oraya getiren irade dışında hiçbir makama, hiçbir denetim mekanizmasına karşı sorumluluk hissetmiyor. Çünkü çok iyi biliyor ki; kendisini o makama taşıyan güç, zaten her türlü denetimden ve hesaptan muaf tutulmuş bir yapıya sahip.
Bakın, Sayıştay raporları bir bir ortaya dökülüyor. Ülke ekonomisinin kalbi sayılan BDDK gibi son derece kritik bir kurumda, yapılması zorunlu performans değerlendirmelerinin yapılmadığı, kanunla belirlenmiş kriterlerin açıkça bypass edildiği belgeleniyor. Sayıştay haklı olarak soruyor, fakat aldığı yanıt adeta akıllarla alay eden bir geçiştirme cümlesinden ibaret: "Çok yoğunduk, denk geldi..."
Aynı kurumsal çürümüşlük kendisini sermaye piyasalarında da gösteriyor. SPK ve Borsa İstanbul hattında, iktidar partisinin mensuplarının, eski milletvekillerinin veya Cumhurbaşkanlığı danışmanlarının adlarının geçtiği milyonlarca dolarlık borsa manipülasyonları, rüşvet ve haksız kazanç iddiaları havada uçuşuyor. Küçük yatırımcının üç kuruşluk birikimi tırpanlanırken; siyasi nüfuzunu kullanan bir avuç ayrıcalıklı isim borsada çarkları kendi lehine çeviriyor. Peki bu iddiaların ve skandalların üzerine ciddiyetle gidiliyor mu?
Normal şartlarda, devletin en üst denetim organının böyle tespiti ya da borsa hatlarında patlayan böyle yolsuzluk iddiaları karşısında yer yerinden oynamalı, sorumlular hakkında derhal yargı süreci başlatılmalı değil miydi?
Ama hayır, hiçbir şey olmuyor. Çünkü kurumlar artık kanunlara veya bağımsız denetim ilkesine göre değil; yukarıdan tebliğ edilen tek taraflı iradeye göre şekilleniyor. Yargı ve denetim organları ise siyasi koruma zırhını aşamıyor.
İşin en trajikomik tarafı ne, biliyor musunuz?
Sistemin tıkandığını, çarkların artık dönmediğini kendileri de içten içe kabul ediyor; "Bazı aksaklıklar var, düzeltmemiz lazım" diyorlar. Ancak sorunun asıl kaynağına, yani sistemin kendisine bakmak yerine; faturayı yine başka yerlere kesip suçu dışarıda arıyorlar.
Bir devletin bel kemiği; kurallarının işlerliği, kurumlarının bağımsızlığı ve yargısının tarafsızlığıdır. Eğer bir sistemde en üstteki irade her şeye karar verip hukuken veya idari olarak denetlenemiyorsa, altındaki her kurum da kendi küçük krallığını kurar; kendi hakemini kendi atar, kendi kuralını kendi koyar. Borsada spekülasyon yapan da, kamu kurumuna liyakatsiz atanan da sırtını bu denetimsiz zırha dayar.
Günün sonunda ne mi oluyor? Sınavların güvenilirliği yitiyor, liyakat tamamen rafa kalkıyor, performans değerlendirmeleri kağıt üzerinde kalıyor ve borsa gibi şeffaf olması gereken alanlar rant kapısına dönüşüyor. Olan ise yine sisteme, kurala ve adalete güvenen bu milletin emeğine ve geleceğine oluyor.
Artık gerçekle yüzleşmek zorundayız. Problem tek tek kişilerde ya da kurum bazlı hatalarda değil; kişileri bu derece kontrolsüz, yetkili ve denetimsiz kılan sistemin ta kendisindedir.
İlk düğmeyi en baştan yanlış iliklerseniz, sonuna kadar düzgün gitme şansınız yoktur. Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; aksaklıkları pansuman tedbirlerle geçiştirmek değil; denetlenebilir, şeffaf, hesap verebilir ve liyakate dayalı bir devlet mekanizmasını ivedilikle yeniden inşa etmektir! diyelim ve tarihe bir not daha düşelim.
Yorumlar
Yorum Gönder