Öğretmeni Susturulan Ülkenin Çocuğu Özgür Olamaz!
Toplumun hemen hemen her kesiminin içini sızlatan bir konu var: Eğitimde fırsat eşitliği. Şu günlerde Ankara sokaklarına baktığımda, bir yanda emeğinin karşılığını arayan özel okul öğretmenlerinin haklı direnişini, diğer yanda ise atama beklerken umutları tükenen genç eğitimcileri görüyorum. Bu manzara sadece bir istatistik değil; aslında hepimizin vicdanını yaralayan bir sistemin özeti.
Şöyle bir durup düşünelim; bir yanda bu ülkenin yöneten ve yönetimde söz sahibi olanların, karar vericilerin çocuklarının okuduğu o "butik" okullar var. Yabancı dilin su gibi konuşulduğu, robotik kodlamadan sanata, her imkânın sunulduğu o ayrıcalıklı dünya... Diğer yanda ise halkın çocuklarına reva görülen o zorlama sistemlerle kontenjanı doldurulan İmam Hatip meslek liseleri veya sürekli değişen sınav modelleri. Buradaki o bariz "ikili yapıyı" görmemek mümkün mü?
Bir tarafta geleceğin yöneticileri, diğer tarafta ise kaderine razı olması beklenen kitleler...
Bu adil mi?
Anayasa'daki "fırsat eşitliği" bunun neresinde?
Dünyaya bakıyorum; Güney Kore, Singapur ya da İskandinav ülkeleri... Oralarda eğitim "ailenin geliri ne kadar?" diye sormuyor; "senin potansiyelin ne, seni nasıl bilim insanı yapabiliriz?" diyor. Teknolojinin, bilimin çağında biz hala sistemimizi kısır tartışmaların içine hapsetmiş durumdayız. Mesleki eğitimi "çaresizlerin gittiği yer" olarak görmeye devam ediyoruz; oysa İsviçre’de mesleki eğitim, o ülkenin sanayisini uçuran en gurur verici uzmanlık yolu.
Söyleyin bana; bu çocukların günahı ne? Bir çocuğun geleceği neden sadece doğduğu ailenin cüzdanına ya da anne-babasının siyasi görüşüne bağlı olsun?
Benim derin endişem sadece bir sitem sorunu değil. Eğer bu ülkeyi gerçekten ileriye taşıyacak, muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak bir nesil yetiştireceksek; bu işin tek yolu var: Karar vericilerin kendi çocuklarına sunduğu o imkânları, bu ülkedeki her bir çocuğun kapısına kadar götürmek.
Eğitim, bir çocuğa dünyayı kendi gözleriyle görme imkânı sunar. "Neden?" diye sormayı öğretir. Sorgulayan, haksızlığı gören ve kendi sesini bulmaya çalışan bir gençlik, her zorluğa rağmen geleceğe dair bir umut taşır. Bugün Ankara’daki o öğretmenlerin sesi, sadece kendi maaşları için değil; o sınıflardaki çocukların geleceği, yani aslında hepimizin geleceği için çıkıyor.
Sistem, öğretmenini ve öğrencisini kendi haline bıraktığı sürece sadece bir okul binası inşa etmiş olur. Ama biz, bir ülkenin kaderini inşa etmek istiyorsak; önce öğretmenin hakkını teslim etmeli, sonra da her çocuğun eşit şartlarda yarıştığı o masayı kurmalıyız.
Hepimiz biliyoruz: Bir çocuğun sesi, dünyanın en güzel müziğidir; yeter ki o sesi özgürce çıkarabileceği bir ortam verelim.
Bugün Ankara’da hakları için direnen öğretmenlerimiz aslında sadece maaşlarını değil, o çocukların yarınki sesini korumaya çalışıyor; çünkü sesi kısılmış bir öğretmenin olduğu yerde, çocuğun özgürlüğü de bir hayalden ibaret kalır!
Yorumlar
Yorum Gönder