Gülünç Olan Mizah Değil: Sadakatle Korunanlar ve Beka Sorunu Sayılanlar!

Türkiye’de siyaset ve mizah arasındaki ilişki, uzun süredir "demokratik bir denge unsuru" olmaktan çıkıp, otoritenin kendi sınırlarını belirlediği tek taraflı bir çatışma alanına dönüştü. İktidarın mizahtan duyduğu rahatsızlık, artık sadece bir tahammülsüzlük değil, aynı zamanda kimin "güleceğine" ve kimin "ciddiye alınacağına" karar veren bir ayıklama mekanizması haline geldi. 

Bu çarpık tablonun en somut ve belki de en ironik örneği ise, dini değerlerle alay ettiği iddiasıyla hafızalara kazınan bir ismin, "ödüllendirilircesine" büyükelçi olarak atanmasıdır.
​Yıllar önce sızdırılan ses kayıtlarında, İslam’ın kutsal kitabı Kuran-ı Kerim’in Bakara Suresi ile ilgili kurduğu ifadelerle (“Bakara, makara”) gündeme gelen dönemin AB Bakanı Egemen Bağış, o dönem toplumun her kesiminde büyük bir infiale yol açmıştı. Dini değerlerin bir siyasi figür tarafından "hafif" bir dille anılması, muhafazakâr seçmenin "kırmızı çizgisi" olarak kabul edilen bir alanda büyük bir kırılmaya neden olmuştu.
​Ancak Türkiye’de iktidar nezdinde "sadakat", her türlü hatanın üzerini örten bir zırh görevi görüyor. Kamuoyu, bu skandalın ardından Bağış’ın siyasetten silineceğini beklerken, tam tersi bir tabloyla karşılaştı. Söz konusu kişi, bu olayın üzerinden geçen zamanın ardından, devletin en üst düzey temsil makamlarından biri olan Prag Büyükelçiliği’ne atandı. Bu atama, iktidarın "değerler" konusundaki çifte standardını gözler önüne seren bir turnusol kağıdı oldu.

İktidar için mizah, ancak kendi gücünü pekiştiriyorsa veya sadık olanlar tarafından yapılıyorsa "affedilebilir" bir şeydi.
​Bugün, bir karikatüristin kaleminden çıkan veya bir sosyal medya kullanıcısının hicvinden doğan küçük bir şakayı "hakaret" veya "değersizleştirme" gerekçesiyle yargılayan sistem; aynı hassasiyeti kendi içindeki "gaflara" veya "dini değerlerle yapılan ironilere" göstermiyor.
​Sıradan bir vatandaşın mizahı ise goygoycuları tarafından  anında iktidar için bir "beka sorunu" oluyor ve "cumhurbaşkanına hakaret" veya "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" unsuru olarak değerlendiriliyor.

​İktidara yakınsanız, sorun yok. "Montaj" denilerek geçiştiriliyor ve ardından bir "ödül" (Büyükelçilik gibi prestijli bir görev) ile taçlandırılarak unutturulmaya çalışılıyor.

​Dün "kadının kahkahasını" ahlaki bir tartışma zeminine çekerek sınırlamaya çalışan zihniyet, bugün mizahın sınırlarını kendi çıkarlarına göre çizen bir "mizah zabıtası" görevini üstlenmiş durumda. Ancak bu durum, ironik bir gerçeği de beraberinde getiriyor: Dini değerleri kendi siyasi ajandasına göre esneten bir ismin temsilci yapılması, iktidarın topluma verdiği "ciddiyet" mesajının altını boşaltıyor.
Özetle mizahı bir silah olarak görüp susturmaya çalışanların, kendi içlerindeki tartışmalı figürleri büyükelçilik koltuklarına oturtması, aslında gülünecek bir durumdan ziyade, ciddiyetin nasıl "göreceli" hale geldiğini gösteren acı bir örnektir. 

Sahnedeki hicviyle ifade özgürlüğünün sınırlarını çizen sanatçı Deniz Göktaş, mizahın yargılanmaması, aksine korunması gerektiğini hatırlatan en güçlü isimlerden biridir. Ve tarih, kahkahadan korkanları değil, kahkahayı yasaklamaya çalışırken kendi eliyle trajikomik bir tablo yaratanları da hafızasına kazır!




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zarafeti ve Bilgeliğiyle İz Bırakan Bir Yaşam: Nursen Güngör’e Veda

​Sivas’ın Sarp Yamaçlarında Hüzünlü Bir Tanıklık: Bir Anne Keçinin Sessiz Çığlığı!

CarrefourSA İşçileri Ayaklandı: "Sendikal Bürokrasi ve İşveren Baskısına Dur De!"