Tek Bir Bağımsız Kalem Bile Karanlığı Aydınlatmaya Yeter!
Ne var ki, bu topraklarda hakikati savunmanın tarihi, aynı zamanda ağır bedellerin, mahkeme salonlarının ve göğüslenen haksızlıkların tarihidir. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, henüz yeni rejimin inkılap ve yapılanma sürecinde bile basın üzerindeki baskılar gecikmemiş; Ahmed Emin Yalman, Velid Ebüzziya, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Şükrü Esmer ve Eşref Edip gibi dönemin önde gelen gazeteci ve yazarları, yazdıkları yazılar ve muhalif duruşları nedeniyle İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanarak ya da mahkeme kapılarında sabahlayarak Cumhuriyet tarihinin ilk basın mahkûmiyetlerine ve tutuklamalarına maruz kalmışlardır.
Bugün dönüp baktığımızda, bağımsız ve omurgalı gazeteciliği hazmedemeyen, kalemini ve ruhunu iktidarın konforlu alanlarına kiralamış "besleme" seslerin, kürsüden veya ekranlardan gerçek gazetecileri hedef göstermesi şaşırtıcı değildir. Çünkü bu çevreler, iktidarın rüzgarına göre yön almayı meslek sanan, eleştiri kültürüyle hiç tanışmamış bir zihniyetin ürünüdürler. Onlar için gazetecilik; halkın acılarını, yolsuzlukları veya ülkenin kronik sorunlarını yazmak değil, muktedirlerin ellerine verdikleri metinleri olduğu gibi geçmek, övgü korosuna ses katmaktan ibarettir.
Ancak asıl dram, bu coğrafyada demokratik yaşamın bedelini, iktidarın sopasını her daim ensesinde hisseden özgür ve bağımsız gazetecilerin ödemek zorunda kalmasıdır. Gerçeği yazdıkları için hedef gösterilen, mahkemelerin kapılarında sabahlayan, sokak ortasında darp edilen veya adalet kisvesi altında cezaevlerine konulan meslektaşlarımız, bu ülkenin demokrasisinin onurunu tek başlarına omuzlamaktadırlar. Dün olduğu gibi bugün de Merdan Yanardağ, İsmail Arı ve Alican Uludağ... gibi mesleğin yüz akı isimler; gerçeği eğip bükmeden yazdıkları, halkın haber alma hakkını savundukları ve iktidarın ipliğini pazara çıkardıkları için hedef gösterilmekte, yargı tacizlerine ve cezaevi tehditlerine maruz kalmaktadırlar.
Bu durum sadece yerel bir gözlemden ibaret değil; uluslararası kamuoyunun ve hak örgütlerinin raporlarına da çok net bir şekilde yansımaktadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) tarafından yayımlanan Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi sıralamalarında Türkiye, 180 ülke arasında 163. sırada yer alarak dünyanın en kısıtlı medya ortamlarından birine sahip bir ülke olarak kayıtlara geçmektedir. Yine Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) verileri ve benzeri uluslararası insan hakları raporları da, gazetecilerin mesleklerini icra ettikleri için karşılaştıkları cezaevi tehdidini, tutuklamaları ve sistematik yargı tacizlerini gözler önüne sermektedir.
Dünya genelinde baskıcı rejimlerin ortak reflekslerine bakacak olursak, kendi başarısızlıklarını örtbas etmek için öncelikle özgür basının kalemini bükmeye, hizaya getirmeye çalıştıkları görülmektedir. Türkiye'deki iktidar anlayışı da yıllardır bu refleksin dışına çıkamamış; hukuku ve yargıyı eleştirel sesleri susturmak için bir baskı aracı olarak kullanmayı tercih etmiştir. Oysa bir ülkeyi yüceltecek olan, iktidarı öven bülten gazeteciliği değil; hataları gösteren, yanlışları sorgulayan ve halkın adalet arayışına tercüman olan özgür basındır.
Basın özgürlüğü, başka hiçbir hürriyete benzemez; çünkü o, diğer bütün hürriyetlerin, demokrasinin ve hak arama bilincinin de teminatıdır.
Bugün iktidarın gücünü arkasına alarak bağımsız medyaya parmak sallayanlar bilsin ki; tarihin hiçbir döneminde kalem susturulamamış, hakikatin üstü betonlarla örtülememiştir.
Darp edilen, mahkemelerde yargılanan, cezaevine atılan meslektaşlarımızın yaşadığı her zorluk, bu ülkenin demokrasisine vurulmuş bir darbe olsa da, aynı zamanda gelecekte yazılacak özgürlük hikayesinin en kıymetli satırlarıdır.
Bedeli ne kadar ağır olursa olsun, bu toprakların onurlu gazetecileri gerçeği yazmaktan vazgeçmeyecektir. Çünkü biliriz ki; karanlık ne kadar koyu olursa olsun, tek bir bağımsız kalemin yaydığı ışık, o karanlığı dağıtmaya yeter!
Yorumlar
Yorum Gönder