Sessiz Tehlike Kapıda. Su ve Deprem, Rantın Değil Bilimin Konusu Olmalı!
Bazen kahvemi alıp balkona çıktığımda etraftaki binalara, çevreye bakıyor ve düşünüyorum: Biz gerçekten "yarın"ı planlıyor muyuz, yoksa sadece bugünü kurtarmanın telaşıyla mı savruluyoruz?
Şöyle bir geçmişe baktığımızda 23 yıldır bu ülkenin yönetiminde olan bir anlayışın yaptıkları, maalesef çevresel sürdürülebilirlik ve afet yönetimi konusunda "sınıfta kalmanın" ötesine geçen bir ihmal zinciri olduğunu görüyoruz.
Bu yazıyı sadece bir siyasi eleştiri olarak değil, bir yurttaş olarak, gelecek nesillere karşı borçlu hissettiğim için yazdım.
Hafızalarımızı tazeleyelim. Özellikle son yirmi yılda Türkiye’nin dört bir yanının, sürdürülebilirlik ilkelerinden uzak, rant odaklı bir şehirleşme anlayışıyla "betonlaştırıldığını" hepimiz gördük. Doğal yaşam alanlarının imara açılması, dere yataklarının daraltılması...
Sonuç?
Eskiden nadir gördüğümüz ani sel felaketlerinin artık her yağmurda bir "yeni normal" haline gelmesi gibi,
sadece çevre de değil; deprem gerçeği ile yüzleşmemiz çok daha acı oldu. 6 Şubat depremleri, afet yönetimindeki "hazırlıksızlığın" faturasının ne kadar ağır olduğunu bizlere gösterdi. Kağıt üzerinde kurulan sistemlerin, kriz anında liyakat ve stratejik planlama eksikliği nedeniyle nasıl çatırdadığını yaşadık.
Deprem sonrası süreçte bile, "dayanıklı şehirler" inşa etmek yerine, geçici çözümlerle günü kurtarma refleksi ağır bastı.
Bugün en büyük varoluşsal riskimiz
ne mi?
Aslında sessizce ilerliyen tabi ki su kıtlığı. Tarımsal sulamadaki verimsizlik ve iklim değişikliğinin getirdiği kuraklık riski, aslında sadece bir çevre sorunu değil. Bu, sofradaki ekmeğin, ekonominin, hatta toplumsal huzurun anahtarı. Eğer suyunuzu yönetemezseniz, en gelişmiş sanayi tesislerini kursanız bile orta vadede o ekonomiyi ayakta tutamazsınız. Bir ülkenin kuraklıkla imtihanı, sadece tarlaların kuruması değildir; o kuraklık, sosyal barışı ve halk sağlığını da kavurur.
Burada durup birbirimize şunu sormamız gerekiyor: Ekonomiyi, sosyal yaşamı, sağlığı ve geleceği; tek bir depremle, tek bir kurak mevsimle veya tek bir büyük sel felaketiyle yerle bir edebilecek bir riskten bahsediyoruz.
İşte bu yüzden, çevre ve afet yönetimi bir "lüks" veya "çevreci hassasiyeti" değil; devletin temel varoluşsal görevidir. Altını çizerek bir kez daha yazıyorum devletin görevidir.
Eğer gelecek nesillere sadece borçlu, kurumuş nehirleri olan ve her sarsıntıda yıkılma korkusu taşıyan bir coğrafya bırakırsak, geride bıraktığımız hiçbir "büyük proje" bizi kurtaramaz.
Bir çıkış yolu mümkün mü?
Tabii ki mümkün.
Hukuki ve stratejik bir akılla; bilimi merkeze alan, "yap-boz" mantığından kurtulmuş, merkezi ve yerel yönetimlerin birbirine düşman değil bir ahenk içinde çalıştığı, doğayla savaşan değil, onunla barışık bir kalkınma modeline ihtiyacımız var.
Geçmişin hatalarını bir kenara bırakıp, "yarın" için şimdiden çok daha sıkı bir planlama yapmanın vakti geldi de geçiyor. Zira doğa, hiçbir siyasi takvimi beklemez; o sadece kendi kanunlarını uygular.
Bizler, çocuklarımıza "biz elimizden geleni yaptık" diyebilmek için bu stratejik zorunluluğu artık gündemimizin en başına koymalıyız.
Çünkü bugün attığımız her doğru adım, gelecekteki bir felaketi engellemek için atılmış en büyük adım, yapılan her yanlış ise ülke için bir beka sorunu olacaktır!
Yorumlar
Yorum Gönder