Şeffaflıkta İki Yüzlü Siyaset"​"Belediye’ye Denetim, Diyanet’e Teşvik!

Türkiye'de uzun süredir hayat pahalılığı ve geçim derdiyle boğuşan emeklinin maaşı eriyor, asgari ücretli ay sonunu getiremiyor, tarladaki çiftçi de maliyetler altında eziliyor. Vatandaşın her gün "kemer sıkması" beklenirken, iktidarın söylemi ile eylemi arasındaki uçurum, her geçen gün biraz daha derinleşiyor. Bu uçurumun en somut ve çarpıcı örneklerinden birini ise Diyanet İşleri Başkanlığı’nın son dönem harcama verileri ortaya koyuyor.

Paylaşılan veriler, 2026 yılının ilk beş ayında Diyanet İşleri Başkanlığı'nın tam 74,6 milyar TL harcadığını gösteriyor. Yani günlük ortalama 500 milyon TL gibi devasa bir rakamdan bahsediyoruz. Eğitimden sağlığa, üretimden istihdama kadar birçok alanda kaynak yetersizliği yaşanırken ve vatandaş "tasarruf" ile terbiye edilmeye çalışılırken, bu harcama tutarı kamuoyunda haklı olarak büyük soru işaretleri yaratıyor.

​Peki, bu kaynak hangi önceliklere göre, hangi kalemler için kullanıldı? Şeffaflığın temel kuralı, bütçenin "halkın alın teri" olduğunu unutmamaktır. Ne yazık ki, kurum bu harcamaların ayrıntılarını, toplumun geniş kesimlerini tatmin edecek bir açıklıkla paylaşmaktan imtina ediyor.

​İktidar kanadı, son dönemde özellikle CHP’li belediyelere operasyonlar düzenleyerek Belediye başkanları dahil yüzlerce insanı tutukluyor, bütçelerini mercek altına alıyor, her adımlarında "şeffaflık ve denetim" vurgusu yapıyor. Belediyelerin harcamalarını incelemek, eleştirmek demokratik bir haktır; ancak bu hak, "tek taraflı" kullanıldığında meşruiyetini yitirir. İktidar, bir yandan muhalefet belediyelerine müfettişler gönderip en küçük harcamayı "hesap verebilirlik" süzgecinden geçirmeye çalışırken, kendi kontrolündeki kamu kurumlarının milyarlarca liralık bütçesini "denetimden muaf" tutamaz.
​Siyasetin etik kuralları, şeffaflığı bir sopa olarak kullanmayı değil, bir ilke olarak her kurum için aynı titizlikle uygulamayı gerektirir. Eğer şeffaflık bir zorunluluksa, bu zorunluluk sadece muhalefete değil, merkezi bütçeden devasa paylar alan tüm kurumlara aynı derecede uygulanmalıdır.

​Unutulmamalıdır ki hiçbir kamu kurumu eleştiriden ve denetimden muaf değildir. Kamu bütçesi, 86 milyon vatandaşın ortak hazinesidir. "Millet geçim derdindeyken" milyarlarca liranın nereye gittiğini sormak, bir muhalefet eleştirisi değil, bir vatandaşlık görevidir.
​İktidarın, kendi kurumlarının harcamalarını "sır" gibi saklayıp, belediyeleri şeffaflık üzerinden sıkıştırması, toplum vicdanında derin yaralar açan "çifte standartlı" bir yönetim anlayışıdır. Demokratik bir devlet geleneğinde, hesap verebilirlik bir tercih değil, vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yapılması gereken ise 74,6 milyar TL’lik bütçenin her kuruşunu, kalem kalem kamuoyuyla paylaşmasıdır. Eğer iktidar, samimiyetle şeffaflık istiyorsa, önce kendi evindeki harcamaların hesabını vererek başlamalıdır. Aksi takdirde, dillerden düşürülmeyen "şeffaflık" kavramı, sadece siyasi bir söylemden ibaret kalmaya mahkûmdur.

"İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunu temel almayan bir yönetim anlayışı, sadece bütçeyi değil, toplumun devlete olan inancını da tüketir. Gerçek hesap verebilirlik, bir kamu kurumunun harcadığı her kuruşu, tarlasında teri soğumamış çiftçinin, ay sonunu getiremeyen emeklinin ve geleceğinden kaygılı gencin vicdanına açıklayabilmesidir; aksi takdirde, karanlıkta kalan her harcama, aydınlık bir geleceğe vurulmuş bir darbedir.




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu

TBMM’de Ayrıcalık Zinciri: Koltuğu Bırakana Oda, Çalışana Yasak, Emekliye Kapı!