Sadece Yanardağlar Değil, Öfkeler de Patlar!
Peki, bu durum sadece fiziksel bir engel mi?
Asıl tehlike burada başlıyor: Meydanlar yasaklandıkça, düşünce özgürlüğü de bir tür otosansüre hapsoluyor. Anayasa’nın 34. maddesi, kağıt üzerinde "izin almadan toplanma hakkı" diyor. Ancak gerçek hayat, bu metnin çok uzağında. Bugün bir hak, "kamu huzuru" gibi ucu bucak belirlenmemiş gerekçelerle anında rafa kaldırılabiliyor. Haziranda İstanbul’da yaşananları hatırlayın; sadece meydanlar değil, şehrin altındaki metro hatları bile protesto korkusuyla kapatılmıştı. Yine bugün NATO için Ankara'nın açık hapishaneye çevrilmesi, bir şehrin ulaşımını durduracak kadar "güvenlik" endişesi duymak, aslında o toplumun demokratik reflekslerine olan güvensizliğin bir itirafı değil midir?
Unutulmamalıdır ki, hukukun öngörülebilir olmadığı ve özgürlüklerin her an "yasak" kavramıyla askıya alınabildiği bir atmosfer, sadece sosyal yaşamı değil, ekonominin bel kemiğini de kırıyor. Hukuki güvencenin ve ifade hürriyetinin kısıtlı olduğu, protesto kültürünün yerini "korku iklimine" bıraktığı bir coğrafyada belirsizlik hakim olur. Bu yüzden, yerli ve yabancı yatırımcılar, güvenli liman arayışıyla ülkeden hızla uzaklaşıyor; sermaye, hukukun işlemediği ve sesin susturulduğu yerlerden kaçıyor.
Fiziksel olarak meydanlar kapanınca, haklı olarak sözümüzü, tepkimizi dijital dünyaya, sosyal medyanın o tekinsiz sularına taşıdık. Ancak orada da durum farklı değil. "Eleştiri" ile "suç" arasındaki o ince çizgi, artık bıçak sırtı kadar keskin.
Bir fikir beyan etmek, bir kararı sorgulamak veya mevcut durumu eleştirmek; "kamu düzenini bozma" veya "itibar zedeleme" gibi ucu herkese değebilecek torba kavramlarla bir anda yargı kıskacına dönüşebiliyor.
Sonuç ne mi oluyor?
Tabi ki bir gazeteci olarak utanarak ve altını çizerek söylüyorum Otosansürdür. Yazdığı haberden dolayı gazeteciler susturuluyor, İnsanlar, bir tweet atmadan, bir eleştiri yapmadan önce üç kez düşünüyor. "Başım ağrır mı?", "Bir sorun çıkar mı?" kaygısı, fikirlerin önündeki en büyük bariyer haline geldi. Oysa demokrasi, fikirlerin çatışmasından doğan bir uzlaşı sanatıdır. Eleştirilmeyen bir iktidarın hata payı artar. Fikrini söyleyemeyen bir toplumun ise yaratıcılığı ve ilerleme kapasitesi körelir.
Şunu unutmamak gerek: Meydanlar beton yığınları değil, bir toplumun nabzıdır. O nabzı susturduğunuzda, sadece sesi kesmiş olmazsınız; aynı zamanda o nabzın bir gün kontrolsüzce çarpmasına da davetiye çıkarırsınız.
2026 Türkiye’sinde ihtiyacımız olan şey, meydanları korkuyla kapatmak değil, herkesin fikrini güvenle söyleyebileceği bir özgürlük iklimini yeniden inşa etmektir. Çünkü bir toplumun en büyük gücü, içindeki farklı sesleri susturmak değil, o sesleri bir arada yaşatabilmektir.
Ve bilinmelidir ki; susturulan sadece yasaklanmış meydanlar ve düşünce özgürlüğü değil, yer altına inmiş, birikmiş ve patlamaya hazır bir öfkedir!
Yorumlar
Yorum Gönder