Ekranlarda "Sendikalı Olun", Gerçekte Yüzde 6 Barajı: İki Yüzlü Çalışma Düzeni!


Çalışma hayatının dumanı tüten tezgahlarında, metal fabrikalarında, inşaat iskelelerinde ya da kargo depolarında çalışan milyonlar için "sendikalı olmak" artık anayasal bir haktan ziyade, adeta bir hukuk mücadelesi ve göze alma meselesi durumuna geldi.
​Bakanlık kürsülerinden, televizyon ekranlarından yayımlanan şık kamu spotlarında işçilere sesleniliyor: Sendikalı olun, güvenceye kavuşun.” Reklam filmleri modern, mesajlar cana yakın, niyet ise kağıt üstünde çok “demokratik”.
​Peki, gerçeğin mutfağında rüzgar nasıl esiyor?
​Emek Partisi milletvekilleri İskender Bayhan ve Sevda Karaca’nın Meclis gündemine taşıdığı veriler, bu süslü cümlelerin altındaki acı gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Türkiye’de kayıtlı 17,4 milyon işçiden yalnızca 2,4 milyonunun sendika üyesi olduğu açıklandı. Resmî oran yüzde 13,96 gibi cılız bir seviyede kalırken, kamu işçileri dışarıda bırakıldığında özel sektördeki sendikalaşma oranının yüzde 6-7 bandına sıkıştığı görülüyor.
​Daha da vahimi, faaliyette olan 246 işçi sendikasının tam 186’sı, elleri kolları bağlı bir şekilde işkolu barajına takılarak yetki alamıyor. Yani ortada fol yok yumurta yok; sendikalar var ama toplu sözleşme masasına oturma hakkı yok.

​Anadolu'da yüzyıllar öncesinden söylenmiş olan, "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz”sözünü bugün Çalışma Bakanlığının kapısına asmak gerekir.

​İşçiye ekrandan “sendikalı ol” çağrısı yapıp, arkasından işkolu barajlarıyla sendikaların kolunu kanadını kırarsanız; yetki süreçlerini yıllara yayarak işçinin hevesini kursağında bırakırsanız; sendikalı olduğu için kapının önüne konulan işçinin hakkını koruyamazsanız, o kamu spotu samimiyet testinden geçemez.

​Bugün Türkiye’de bir işçi sendika üyeliği kartını cebine koyduğu an, patronun iki dudağı arasında adeta bir "istenmeyen adam" ilan ediliyor. Bağımsız Maden-İş gibi örneklerde görüldüğü üzere, hak arama mücadelesi verenler keyfî uygulamalarla ve hukuki engellerle boğuşuyor. İşçinin en temel silahı olan grev hakkı ise yasaklarla öyle bir kuşatılmış durumda ki, toplu pazarlık masası işçi adına değil, adeta sermaye adına işleyen bir formaliteye dönüşüyor.

​Aslında çözüm belli...
​Emek Partisi’nin Meclis’e taşıdığı ve işçilerin, sendikaların, akademisyenlerin katkısıyla hazırlanan Sendikal Haklar Kanun Teklifi aslında yıllardır bu ülkenin dört bir yanında haykırılan ortak talebi özetliyor. 

​İşçilerin kesilen vergileriyle ve kamu kaynaklarıyla yapılan milyonluk reklam bütçeleri, işçinin derdine derman olmuyor. Çalışma yaşamındaki çarklar adaletle dönmek zorundaysa, işe öncelikle reklam panolarından değil;
​Sendikalı olmanın önündeki o ucube işkolu barajlarının kaldırılmasından,
​Sendikal nedenle işten çıkarma yapanlara ağır ve caydırıcı yaptırımlar getirilmesinden,
​Toplu pazarlık ve grev hakkının önündeki tüm antidemokratik engellerin ayıklanmasından başlanmalıdır.
​Milyonlarca emekçi laf değil, somut adım bekliyor. Çünkü tencerenin kaynamadığı, emeğin sömürüldüğü bir düzende, kamu spotlarıyla boyanan gerçekler ilk rüzgarda uçup gitmeye mahkumdur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu

TBMM’de Ayrıcalık Zinciri: Koltuğu Bırakana Oda, Çalışana Yasak, Emekliye Kapı!