Can Boğazdan Gelir Derken, Boğazımızdan Gidenler Canımızı Alıyor!

Sabah kahvaltı yaparken ​şöyle bir düşündüm. Soframıza koyduğumuz bir dilim peynirden, akşam tenceremizde kaynayan yemeğe kadar her şey artık bir soru işareti. Eskiden "Can boğazdan gelir" derdik, şimdi korkarım ki boğazımızdan gidenler canımızı alıyor.
​Gıda meselesi öyle geçiştirilecek, üç beş denetimle halledilecek bir şey değil; bildiğiniz millî güvenlik meselesi bu. Ama maalesef tarladan sofraya uzanan o güzelim zincir, ne yazık ki ekonomik krizin, denetimsizliğin, başı boşluğun ve biraz daha fazla kâr hırsının kurbanı olmuş durumda.
​İşin en acı ve bir o kadar da insanın kanını donduran hikayesi ise tarlada başlıyor. Çiftçi zaten borç içinde, girdi maliyetleri boyunu aşmış. Gübreymiş, zirai ilaçmış derken adamcağız az maliyetle yüksek verim alayım derken eli kolu bağlanıyor. Sonuç mu? 
Pestisit yani o zehirli ilaç kalıntıları doğrudan ürünlerimize geçiyor. Hani şu Avrupa Birliği var ya; "Bu üründe kalıntı var, sağlığa zararlı" deyip sınır kapılarından kamyonları geri çeviriyor. İşte o geri dönen tonlarca meyve sebze ne oluyor sanıyorsunuz? İmha ediliyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz! Doğruca bizim iç piyasaya, bizim pazarlarımıza, manavlarımıza sürülüyor. Dışarıda "sakın yeme" denilen zehir, bu ülkenin evlatlarının sofrasına başköşeden kuruluyor. Bundan daha büyük bir çifte standart, bundan daha büyük bir vicdansızlık olabilir mi?
​Cüzdanlar eridikçe, ucuz olsun da ne olursa olsun mantığı yaygınlaştı. Bunu fırsat bilen o merdiven altı vicdansızlar da hemen işe koyuldu. Tarım Bakanlığı ara sıra ifşa listeleri yayınlıyor, üç beş isim görüyoruz da midemiz bulanıyor.
​Zeytinyağı diye şişelere doldurdukları şeyin içine tohum yağları, hatta boya maddeleri katıyorlar.
​Ucuz kıymanın içinden sakatatlar, soya proteinleri, kanatlı hayvan etleri çıkıyor.
​Kaşar peyniri, tereyağı denilen ürünlerde nişastalar, bitkisel yağlar havada uçuşuyor.
​Bu sadece bizim cebimizden paramızın çalınması değil ki dostlar! Bu; sessiz sedasız bağışıklık sistemimizin çökmesi, yarının kanser vakalarına, kronik hastalıklara davetiye çıkarılması demek.
​Neden oluyor bütün bunlar? 
Çünkü denetim yok, caydırıcı ceza yok! Adam milyarlık vurgun yapıyor, devlete ödediği para kazandığının yanında devede kulak kalıyor.
Eee hal böyle olunca merdiven altı üretici korkar mı hiç? Kafasına göre at koşturmaya devam ediyor.
​Buradan "yerli, milli" söylemlerini ağzından düşürmeyen iktidara açık ve net bir şekilde seslenmek gerekiyor:
​Halkın güvenli gıdaya erişimi öyle "serbest piyasa" safsatasına kurban edilemez. Bu işin lamı cimi yok; insan sağlığıyla oynayanlara sadece geçici para cezası değil, kalıcı men ve hapis cezası getirilmeli!
​Denetim laboratuvarları tamamen bağımsız olacak ve sonuçlar şeffaf bir şekilde halkla paylaşılmalı.
​Çiftçiye o ezici maliyet baskısı uygulanmamalı ve üretici kimyasal kullanmaya mecbur bırakılmamalı.
​Bilinmeli ki gıda güvenliği bir lütuf değil, sosyal devletin varlık sebebidir. Tarlasını koruyamayan, vatandaşının tabağına zehir girmesine göz yuman bir anlayış, bu ülkenin geleceğini de tehlikeye atıyor demektir.
​Artık tabağımızdakileri endişeyle değil, huzurla yiyeceğimiz günleri hep birlikte talep etmek zorundayız! Sağlıcakla kalın diyelim ve yetkilileri buradan bir kez daha uyarmış olalım.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu

TBMM’de Ayrıcalık Zinciri: Koltuğu Bırakana Oda, Çalışana Yasak, Emekliye Kapı!