Zirve Bahane, Yasak Şahane: Türkiye Demokrasisi İçin 'Yeni Normal' Denemesi!

Ankara'da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde düzenlenecek 36. NATO Zirvesi öncesinde, başkentte ilan edilen "13 günlük yasak" ve eş zamanlı olarak gerçekleştirilen yüzlerce gözaltı, uluslararası kamuoyunda ve sivil toplum kuruluşlarında sert tepkilere yol açtı. 

Ankara Valiliği'nin "kamu düzeni ve güvenlik" gerekçesiyle aldığı karar, zirve öncesinde şehirde bir "istisna hali" yaratırken, bu durumun demokratik ülkelerdeki zirve pratikleriyle ne kadar örtüştüğü sorusunu akıllara getiriyor.
​NATO zirveleri, yüksek güvenlik önlemleri gerektiren küresel etkinlikler olsa da demokratik ülkelerde düzenlenen bu zirvelerdeki ana eğilim, güvenliği sağlarken sivil hakları korumaya çalışmak ve protesto hakkını "yönetilebilir" bir kanal içerisinde tutmaktır.
Örneğin, geçen yıl Hollanda'nın Lahey, 2022 tarihinde İspanya'nın başkenti Madrid'de veya 2023 yılında Litvanya'nın başkenti Vilnius gibi şehirlerde düzenlenen NATO toplantılarında, zirve alanlarının çevresinde belirli güvenlik koridorları oluşturulmuş ve trafik kısıtlamaları uygulanmıştır. Ancak bu ülkelerde "şehir genelinde" veya "günler süren" toptan eylem yasakları, hukuki olarak kabul edilemez bir "orantısızlık" olarak görülür. Aksine, zirveler sırasında genellikle "gösteri alanları" belirlenir ve protestocuların fikirlerini dile getirmelerine izin verilir.

Türkiye'de ise uygulanan yöntem; sokağı, meydanı ve hatta sivil toplumun sesini tamamen kesen yasaklar uygulanıyor. Ankara'daki 13 günlük yasak, sadece protestoları değil, basın açıklamalarını, stant açmayı ve hatta pankart asmayı da kapsıyor. Ne yazık ki bu güvenlikçi bakış açısının zirveye ulaştığı, sivil alanı tamamen askıya alan bir "izolasyon" modeli uygulanıyor.

​Türkiye'deki iktidarın, NATO zirvesini "dünyaya açık bir devletten, içe kapanmış bir güvenlik kalesine" dönüştüren yaklaşımı, aslında iki temel sorunu maskelemek için kullanılıyor.
​Bunlardan birincisi muhalefeti susturma aracı olarak kullanılıyor.  Güvenlik gerekçesiyle gözaltına alınanlar arasında sadece potansiyel protestocular değil; hak savunucuları, gazeteciler ve akademisyenler de bulunuyor. Bu durum, "terörle mücadele" kavramının, iktidarı eleştiren veya farklı ses çıkaran herkesi susturmak için bir sopa gibi kullanıldığının en somut kanıtı haline geldi.
İkincisi ise iktidarın ​özgüven eksikliği olarak ortaya çıkıyor. Bir ülkenin uluslararası bir organizasyona ev sahipliği yaparken, kendi vatandaşının demokratik tepkisinden bu denli çekinmesi, yönetim biçimine dair ciddi bir özgüven eksikliğine işaret ediyor. Demokratik bir devlet, farklı fikirlerin zirve alanının uzağında da olsa ifade edilmesinden korkmaz; aksine bunu bir "olgunluk" göstergesi olarak sunar.
​3 boyutu ise kuruluş ilkeleri ile çelişen NATO'nun sessizliği. 
​Eleştirilerin bir diğer muhatabı da NATO’nun kendisi. İttifakın temel değerleri arasında "demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü" yer alıyor. Ancak Ankara’daki zirve sürecinde bazı bağımsız gazetecilere akreditasyon verilmemesi ve protesto yasaklarına karşı sessiz kalınması, NATO’nun "değerler birliği" iddiasıyla sahadaki gerçeklik arasındaki uçurumu derinleştiriyor.

Yani özetle güvenlik, hiçbir demokratik hukuk devletinde "temel hak ve özgürlüklerin" süresiz askıya alınmasının meşru gerekçesi olamaz. Ankara’daki bu tablo, zirvenin başarısından ziyade, iktidarın toplumsal muhalefete bakışındaki "yasaklayıcı" refleksin, uluslararası bir etkinlik bahanesiyle şehir geneline yayılmasının hikayesidir. Bu, sadece bir NATO zirvesi tedbiri değil, Türkiye demokrasisi için endişe verici bir norm haline getirilmek istenen bir "yeni normal" denemesidir ve asla kabul edilemez!

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!

Tarihi Adaletsizlik ve Felsefi Miras: Ömer Öneren'den Şeyh Bedreddin'e "Anıt Mezar Manifestosu

TBMM’de Ayrıcalık Zinciri: Koltuğu Bırakana Oda, Çalışana Yasak, Emekliye Kapı!