Yarını Kurtarma Çabası: Çeyrek Asırlık İktidarın "Anayasa" Oyunu!
Türkiye’de siyaset sahnesi, yaklaşık çeyrek asırdır aynı senaryoyu, aynı başlıklar ve değişmeyen vaatlerle izlemeye devam ediyor. Sık sık kürsülerden "sivil anayasa", "demokrasi", "hak ve özgürlükler" vurgusu yapılırken, geride kalan 24 yıllık iktidar tecrübesi bize tek bir acı gerçeği fısıldıyor: Sorun ne metin eksikliği ne de vizyon yoksunluğudur; sorun, bizzat iktidarın anayasa ve hukukla kurduğu araçsal ilişkidir.
Bugün hâlâ "Türkiye'nin evrensel değerleri içeren yeni bir anayasaya ihtiyacı var" deniyorsa, dönüp sormak gerekir: Çeyrek asırdır ülkeyi yönetenler, bu evrensel değerleri tesis etmek için ellerindeki sınırsız iktidar gücünü neden tam tersi yönde kullandılar?
Evrensel hukuk teorisinde anayasanın varlık nedeni çok basittir. Yani siyasal iktidarın sınırlarını çizmek ve bireyi devlete karşı korumak. Modern demokrasilerde anayasa, iktidarın eline verilmiş bir kılıç değil, o kılıcın keskinliğini denetleyen bir kalkan işlevi görür.
Ancak AKP iktidarının çeyrek asırlık pratiğine baktığımızda, anayasa ve yasa değişikliklerinin hep tek bir amaca hizmet ettiğini görüyoruz. İktidarın sınırlarını genişletmek ve denetlenemez hale gelmek.
Yargı bağımsızlığı masalları anlatılırken kurulan denetim mekanizmaları, hâkim ve savcıları tek bir siyasi iradenin hizasına soktu.
"Vesayetle mücadele" söylemi, devletteki tüm yetkilerin tek bir elde toplandığı hiper-merkeziyetçi bir yapının inşasıyla sonuçlandı.
Eğer bir siyasi yapı, çeyrek asır boyunca anayasayı ve yasaları yüzlerce kez değiştirip her seferinde kendi denetlenmeme alanını büyüttüyse, o yapının bugün "demokrasi ve adalet" söylemiyle yeni bir anayasa masasına oturması samimi bir arayışın değil, meşruiyet tazeleyerek statükoyu kalıcılaştırma çabasının bir ürünüdür.
İktidarın anayasa söylemindeki en büyük çelişki, çoğulculuk ile çoğunlukçuluk kavramları arasında yatar. Demokrasi; sadece sandıktan birinci çıkmak değil, azınlıkta kalanların, muhalefet edenlerin, farklı düşünenlerin haklarının da güvence altına alınmasıdır.
Oysa çeyrek asırlık iktidar dönemi, toplumu sürekli "biz ve ötekiler" şeklinde kutuplaştıran, hukuku siyasi bir muharebe alanı olarak gören bir zihniyeti besledi. En temel insan hakları, ifade özgürlüğü ve adalet mekanizmaları, iktidarın siyasi ömrünü uzatacak birer baskı aracı haline getirildi.
Şimdi bu tablonun mimarları çıkıp "özgürlükçü anayasa" vadettiğinde, toplumun geniş kesimlerinde, 'kendi elleriyle budadıkları hak ve özgürlükleri, yine aynı ellerin yeniden yeşerteceğine gerçekten kim inanabilir?' gibi haklı bir soru geliyor.
Bugün anayasa tartışmalarının yeniden ısıtılıp masaya sürülmesinin tek bir açıklaması vardır ve o da, krizleri yönetmek, toplumsal talepleri absorbe etmek ve iktidarın yıpranan meşruiyetine taze kan pompalamak.
Bugün ekonomik krizin, adaletsizliğin ve derinleşen yoksulluğun üstünü örtmek için "yeni anayasa" vaadi parıltılı bir paratoner olarak kullanılıyor.
Amaç; evrensel hukuk normlarına ulaşmak değil, rejimin mevcut kazanımlarını ve imtiyazlarını anayasal kılıfla güvence altına almaktan başka bir şey değil.
Türkiye'nin asıl meselesi alt alta sıralanmış maddeler değil; o maddeleri okuyacak zihniyetin, adalet duygusunun ve ahlaki zeminin varlığıdır. Çeyrek asırdır iktidarda olan bir siyasi akıl, demokrasiyi ve insan haklarını içselleştirmiş olsaydı, bugüne kadar çoktan hayata geçirirdi.
Bugün sormamız gereken soru ise, Demokrasiyi yok edenler, demokrasiyi yeniden kurabilir mi? Tarih ve yaşanan acı tecrübeler bize gösteriyor ki; iktidarın asıl amacı adalet değil, adaletsizliği meşrulaştıracak yeni bir kılıf dikmektir. Ve bu kılıf, ne yazık ki Türkiye'nin üstüne artık dar geliyor!
Yorumlar
Yorum Gönder