Kadın Cinayetlerindeki Siyasi Sorumluluk Gizlenemez!
Türkiye’de kadın cinayetleri artık münferit birer adli vaka olmaktan çıktı. Günlük haber bültenlerine yansıyan her acı olay, bu tablonun arkasında sistematik bir politikasızlığın ve derin bir cezasızlık kültürünün yattığını bir kez daha gözler önüne seriyor.
Kadını bir birey olarak değil, yalnızca "ailenin bir parçası" şeklinde konumlandıran anlayış, koruyucu mekanizmaları kağıt üstünde bırakırken; yargı süreçleri faillere adeta ödül gibi kararlarla dolup taşıyor.
Şiddetle mücadelenin en büyük yapısal engeli, yasaların etkin uygulanmaması ve siyasi iradenin korumacı refleksini kaybetmesidir. İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı vazgeçilmesi, bu konudaki en büyük kırılma noktası olmuştu. Bugün hayati öneme sahip 6284 sayılı Kanun, çeşitli çevrelerin hedef tahtasında olduğu görülüyor.
Uygulamada karşılaşılan tablo ise oldukça vahim: Karakola sığınan kadınlara, kolluk kuvvetleri tarafından "Yuvanı yıkma, biraz sabret, pişmandır" denilerek ölümüne giden yolda fail erkeklere geri teslim ediliyor.
Uzaklaştırma ve koruma kararları artık çok daha kısa süreli (bazen 1 aya kadar) çıkarılıyor; kadınlar her ay bu kararları yenilemek için bürokratik engellerle ve polis kapılarında ikinci kez mağduriyetle baş başa bırakılıyor.
Yargı reformu adı altında çıkarılan paketler, kadın katillerine caydırıcı cezalar getirmek bir yana, cezasızlık algısını derinleştiren boşluklarla dolu. Mahkeme salonlarında kadınların yaşam hakkını savunan kararlar yerine faillere sunulan imtiyazlar öne çıkıyor. Katillerin mahkemedeki "saygın tutum" sergilemesi, takım elbise giymesi veya duruşmadaki pişkin tavırları Türk Ceza Kanunu kapsamındaki "iyi hal" indirimi için gerekçe sayılıyor. "Haksız tahrik" indirimleri ise katledilen kadının giyimi, sosyal hayatı veya cep telefonu mesajları üzerinden meşrulaştırılıyor.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan faillerin bile infaz yasalarındaki esneklikler, denetimli serbestlik uygulamaları ve ardı arkası kesilmeyen düzenlemeler sayesinde birkaç yıl içinde aramızda dolaşması ise adalete olan inancı sıfırlıyor.
Uzaklaştırma kararına rağmen kadını takip eden, tehdit eden ya da koruma altındayken katleden erkeklerin arkasındaki bu cezasızlık zırhı, yeni cinayetlerin önünü açan en büyük tetikleyici değil de nedir? O yüzden fail, sistemin hafifletici bir neden bulacağını bildiği için gözünü kırpmadan cinayet işliyor.
Artık, iktidarın "ailenin korunması" söylemi altında kadınları şiddet gördükleri evlerin içine hapsetmeye çalışan politikaları iflas etmiştir. Derinleşen ekonomik kriz, kadın yoksulluğu, sığınma evlerinin yetersizliği ve uzman kadrolarla desteklenmemesi, kadınları şiddet cenderesinde çaresiz bırakıyor.
"Şunun altını çizmek gerekir ki kadın cinayetleri münferit değil, politiktir. Bu tablo, yönetim isterse değişebilir.
Nasıl mı?
Cezasızlık politikalarına son vererek, İstanbul Sözleşmesi'ne geri dönerek ve 6284 sayılı Kanun'dan taviz vermeden harfiyen uygulayarak! Aksi takdirde, her geçen gün katledilen kadınların çığlığı bu sessizlikte yankılanmaya devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder