Anayasa ve Evrensel Hukuku "Tanımıyorum" Refleksi Hukuki Güvenliği Bitiriyor!
Bu durumun en düşündürücü örneklerini, siyasi iradenin anayasal kurumları ve uluslararası kararları açıkça hedef alan söylemlerinde görüyoruz. Daha önce partili Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Anayasa Mahkemesi kararları için sarf ettiği "Ben Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım o kadar ama onu kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum" sözleri, benzer bir refleksle MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin, anayasal bir organ olan yüksek mahkemeyi hedef alarak "Anayasa Mahkemesini kapatalım, tartışmalar bitsin" çıkışıyla en üst noktaya taşınmıştı. Son olarak Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) Osman Kavala kararına karşı "AİHM kararlarında esastan kesin bağlayıcılık hiçbir aşamada yoktur. Bunu tanımayanları biz de tanımayız. İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi ilgili milli mahkemelere aittir" ifadeleri, idari reflekslerin hukuki metinlerle bağını tamamen kopardığını gözler önüne seriyor.
Hukukun bağlayıcılığını tartışmaya açan bu zihniyet, sadece yargı alanıyla sınırlı kalmayıp ekonomi ve yatırım süreçlerinde de kendini gösteriyor. Nitekim geçmişte Kanal İstanbul projesiyle ilgili yatırımcılara "İhaleye girmeyin, ödemeyiz" mesajı veren dönemin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na, AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Uluslararası Tahkim Mahkemelerini işaret ederek, "Söke söke alırlar" yanıtıyla karşılık vermesi, hukuki kuralların ve sözleşme güvencelerinin nasıl siyasi bir irade çatışmasının nesnesi haline getirildiğini açıkça özetliyor.
Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi, uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğunu, temel hak ve özgürlüklere ilişkin olanlarla kanunların çelişmesi durumunda uluslararası hükümlerin esas alınacağını emreder. Anayasal kuralları ve uluslararası taahhütleri "tanımamak", sadece dış politikada ve ekonomik güven ortamında boşluk yaratmaz; aynı zamanda "ben yaptım oldu" anlayışının liyakatsizlik sarmalını nasıl beslediğini gösterir.
Ne yazık ki bu zihniyet kopuşu, devletin tüm kurumsal yapılarında katman katman kendisini hissettiriyor. Kritik pozisyonlara lisan bilen, alanında uzman isimler yerine ideolojik sadakati öncelikleyenlerin getirilmesi devlet hafızasını siliyor.
Para politikalarında piyasa kurallarının "siyasi iradeyle" ikame edilmeye çalışılması derin bir gelir adaletsizliğine neden oluyor.
Yine Rektör atamalarından akademik kadrolara kadar liyakatin ikinci plana atılması, nitelikli beyin göçünü tetiklemektedir...Bu gibi olumsuz örnekleri çoğaltabiliriz.
İhale ve yatırım süreçlerinde hukuki zemin yerine siyasi söylemlerin ön plana çıkması, ulusal ve uluslararası yatırımcı güvenini zedeliyor. Bir ülkenin gücü, kurallarının tutarlılığı ve adalete olan inançla ölçülür. Yargı kararlarını ve uluslararası sözleşmeleri araçsallaştırmak, hem içeride hem de dışarıda güven duygusunu bitiriyor. İktidarın bu söylemlerden vazgeçmesi Türkiye’nin en acil ihtiyacıdır. Kuralları tanımamak devleti güçlendirmez; aksine onu kuralsızlığın ta kendisi yapar. Yani ülke Anayasasını, evrensel hukuk ve sözleşme serbestisini "Tanımıyorum" refleksi, ülkenin hukuki ve ekonomik güvenliğini tamamen bitireceğini bir kez daha dile getirelim ve yazıya noktayı koyalım.
Yorumlar
Yorum Gönder