Adaletin Çekildiği Yerde İktidar Ayakta Kalır mı?
Farkında mısınız bilmiyorum; ama sandıkla gelen helalleşme ve değişim çağrıları yerini her geçen gün daha sert bir yönetim anlayışına bırakıyor. Seçmen iradesinin sandıkta yarattığı meşruiyet tablosu, siyasetin doğal akışı içerisinde iktidarları daha kucaklayıcı ya da öz eleştirel bir noktaya çekmesi beklenirken, Türkiye tam aksi bir eksene kayıyor.
Özellikle genel ve yerel seçim süreçlerinin ardından meşruiyet ile oy oranlarının aşınmaya başladığı dönemlerde, iktidar bloklarının toplumu uzlaşı ve refah üreterek konsolide etme yeteneği zayıfladığında, geriye tek bir enstrüman kalır: Gücü daha görünür, daha keskin ve idari aygıtlar üzerinden daha baskıcı kılmak.
Son dönemde tanıklık ettiğimiz tablo tam olarak budur. Toplumun geniş kesimlerine, eleştirel ses çıkaran odaklara, muhalif siyasetçilere, iş insanlarına, akademisyenlere, öğrencilere ve sanatçılara yönelik artan baskılar, hukukun üstünlüğü ilkesinden giderek uzaklaşıldığını gösteriyor. Yargı kararlarının toplumsal muhalefeti sınırlandırma aracına dönüştüğü, soruşturma ve gözaltı süreçlerinin günlük hayatın bir parçası yapıldığı bu iklim, aslında bir gücün değil, derinleşen bir kırılganlığın yansımasıdır.
Tam da bu noktada soru şu; adaletin çekildiği yerde iktidar ayakta kalır mı?
Siyaset bilimi ve yakın tarih, gücünü toplumsal rızadan değil de idari ve hukuki baskılardan almaya çalışan yapılar için bu sorunun cevabının olumsuz olduğunu sayısız örnekle gösterir. Dünyanın farklı coğrafyalarında toplumsal talepleri görmezden gelerek, "ötekileştirme" ve "düşmanlaştırma" dili üzerinden varlığını sürdürmek isteyen hiçbir siyasi yapı kalıcı olamamıştır.
Ekonomik krizlerin derinleştiği, adalet duygusunun zedelendiği ve insan hakları ihlallerinin kanıksanmaya çalışıldığı dönemlerde; iktidarların elindeki en büyük yanılsama, kontrolü sıkılaştırarak kaybettiği desteği geri kazanabileceği düşüncesidir. Oysa hukuksuzlukların arttığı her adım, toplumsal desteğin tabanını daha da eritir. Güvenini kaybeden bir yatırımcı, geleceğini göremeyen bir genç ya da adalete inancını yitiren bir vatandaş için baskı aygıtları bir ikna aracı olmaktan çıkar; aksine, ilk demokratik imkânda sandığa yansıyacak kararlı bir itiraza dönüşür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; toplumu kutuplaştıran, kendi yanına çekemediğini sistemin dışına itmeye çalışan yöntemler değil; hukukun evrensel ilkelerine, ifade özgürlüğüne ve adil bir ekonomik düzene dönüştür.
Tarih açıkça göstermektedir ki, halkın adalet ve refah talebini baskıyla susturmaya çalışan, rıza üretmeyen her yönetim, en nihayetinde
kendi sonunu hazırlar.
Yorumlar
Yorum Gönder