Kayıtlar

Güçler Bir Ayrılsa, Türkiye Bir Nefes Alsa!

Resim
​Günlük siyasi akışın hızı, devlet mekanizmasındaki yapısal aşınmayı ve bunun toplumsal bedellerini çoğunlukla gözden kaçırmamıza neden oluyor. Oysa ekonomik istikrarsızlıklardan yargı erkinin işlevsizleşmesine, liyakat esasının zedelenmesinden bürokratik tıkanıklıklara kadar geniş bir yelpazede tecrübe ettiğimiz aksaklıklar, münferit yönetim hatalarından ziyade sistemik bir krizin tezahürleri değil de nedir? ​2018 itibarıyla yürürlüğe giren Partili Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kamuoyuna karar alma süreçlerinde "etkinlik ve hız" vaadiyle sunulmuştu. Ancak geçen zaman göstermiştir ki, dengelenme ve denetlenme  mekanizmalarından yoksun bir yapıda icrai hız; stratejik ısabetten ziyade, kurumsal hataların ve öngörüsüz kararların hiyerarşik bir ivmeyle katlanarak uygulanmasına yol açtığı ise apaçık ortada.  ​Sistemik tıkanmanın temel parametrelerini üç ana eksende incelersek, ​bunlardan birincisi kuvvetler ayrılığının ihlali ve kurumsal özerkliğin kaybı ise apa...

Ankara Ağırdan Aldı, Fatura Üreticiye Kaldı!,

Resim
Siyasete ve gündelik tartışmalara boğulduğumuz şu günlerde, Türkiye ekonomisinin geleceğini doğrudan ilgilendiren ancak göz göre göre gündemden düşürülen hayati bir konu olan Avrupa Birliği (AB)'nin sınırda karbon düzenlemesini bir kez daha hatırlatmak isterim. ​Türkiye'nin en çok ihracat yaptığı yer Avrupa Birliği (AB) ülkeleridir. Ancak AB, çevre kirliliğiyle mücadele etmek için yeni bir kural getirdi: Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması. Bu konuda AB diyor ki, "Eğer senin fabrikan üretim yaparken havayı çok kirletiyorsa, ürününü benim ülkeme satarken kapıda ekstra bir 'çevre vergisi' ödersin." ​Peki bu durum bizi ve ekonomimizi neden bu kadar yakından ilgilendiriyor? AB bu kuralın geleceğini yıllar öncesinden söyledi. Ancak bizim iktidar gerekli yasaları ve önlemleri zamanında almadığı için ülke hazırlıksız yakalandı. İş işten geçtikten sonra çıkarılan kurallar da fabrikatörlerin ve üreticilerin işini zorlaştırdı. Türkiye de artık kendi içind...

Veriden Korkan Yönetim Ve Körleşen Devlet!

Resim
​ Ülkenin günlük siyaset gürültüsü, enflasyon rakamları ya da sosyal medyadaki anlık tartışmalar arasında fark etmediğimiz, ancak çok önemli olan 'veri çölleşmesi' gibi derin bir başka krize dikkat çekmek istiyorum.  Türkiye, kendi dijital hafızasını ve bilgi altyapısını gözlerimizin önünde kaybediyor. ​Sorunun temelinde şeffaflıktan uzaklaşan kamu yönetimi yatıyor. Kurumların açık veri paylaşmaması ve verinin adeta bir "devlet sırrı" gibi kapatılması, devlet mekanizmasını körleştiriyor. Ölçülebilir istatistiklerden uzak alınan kararlar; tarımdan eğitime, ekonomiden şehir planlamasına kadar her alanda niteliksiz politikalar olarak vatandaşa yansıyor. Bilgiyi saklamak anlık yönetimi kolaylaştırabilir; ancak veri odaklılıktan kopan bir anlayışın uzun vadede doğru strateji üretmesi imkânsızdır. ​Sivil ve kültürel boyutta da durum farklı değil. Tık odaklı habercilik, kapanan platformlar ve sürekli içerik silen haber siteleri yüzünden son 15-20 yıla ait dijital...

Mum Yatsıya Kadar Yandı: Söz Bitiyor, Güven Tükeniyor!

Resim
Söylem ile eylem arasındaki mesafe, artık Türkiye siyasetinde yıllardır duyduğumuz o klasik "Dün dündür, bugün bugündür" lafını bile çoktan geride bıraktı. Bir iktidar kendi koyduğu ilkelere, daha dün savunduğu değerlere bu kadar sık ters düşerse, bir ülkenin ayakta kalmasını sağlayan en temel şey, yani toplumsal güven zedelenir. İnanın, bir yönetim öngörülebilirliğini ve inandırıcılığını kaybettiği an, arkasındaki o devasa kitlesel desteği de er ya da geç kaybetmeye mahkûmdur. ​Son yıllarda ekonomide yaşayıp gördüklerimiz, bu erimenin en net, en can yakan örneği oldu. Aylarca "Nas var, faiz sebep, enflasyon sonuçtur" diyerek düşük faiz kararında diretildi. Tabloya bakıp uyaran, "Yapmayın" diyen akademisyenler, ekonomistler bir kalemde eleştirildi.  Peki sonra ne oldu?  Bir günde "Rasyonel politikalara dönüyoruz" denilerek faizler tavan seviyelere çekildi. Şimdi mutfaktaki yangın, pazardaki etiketler ortadayken, tüm bu deneysel süreçl...

Reform Masalları Bitince Sansür Mesaisi Başlıyor!

Resim
​Bir ülkede ifade ve basın özgürlüğü, sadece kâğıt üzerinde duran süslü cümlelerden ibaret değil, hukuk devletinin ta kendisidir. Ne var ki yıllardır gözümüzün önünde cereyan eden tablo, iktidarın "demokrasi" ve "reform" söylemleriyle sahadaki gerçeklerin hiç de örtüşmediğini net bir şekilde gösteriyor.  Ne zaman siyasette daha fazla diyalog veya özgürlük vaatleri duymaya başlasak, hemen ardından muhalif bir sesin ya da bağımsız bir kurumun daha susturulduğu haberiyle uyanıyoruz. ​Son olarak Evrensel gazetesinin, Uluslararası Af Örgütü’nün, Barış Akademisyenleri’nin, MLSA’nın ve Ali İsmail Korkmaz Vakfı’nın (ALİKEV) sosyal medya hesaplarına getirilen engeller, bunun artık rastgele bir uygulama olmadığını bir kez daha kanıtladı. "Milli güvenlik" ya da "kamu düzeni" gibi ne tarafa çekilse oraya giden esnek gerekçelerin arkasına sığınıp; habercilerin, hak savunucularının ve toplumsal hafızanın dijital alandaki sesini kesmeye çalışıyorlar...

TBMM'de Haşere Alarmı: Çalışanlar Çözüm Bekliyor!

Resim
ÖZEL HABER TBMM kampüsünde yer alan serada yaklaşık bir aydır sürdürülen haşereyle mücadele çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı. Bizzat yerinde gözlemlediğim ve henüz türü belirlenemeyen haşere istilası, Meclis yönetimini harekete geçmeye zorluyor. ​Serada yürütülen ilaçlama çalışmalarının yetersiz ve etkisiz kalması, çalışanlar arasında ciddi endişeye yol açtığı görülüyor. ​Bünyesinde 20 ila 22 teknik personelin (tekniker, teknisyen ve mühendis) yanı sıra toplam 40 çalışanın görev yaptığı serada, ayda ortalama iki kez tekrarlanan uygulamalardan hiçbir sonuç alınamadığı öğrenildi. Rutin ilaçlamalara rağmen zararlı popülasyonunda en ufak bir azalma görülmemesi ise endişe verici. Süreç İncelemeye Alınmalı! ​Kağıt üzerinde kalan ilaçlama uygulamalarının sonuç vermemesi; kullanılan ilaçların etken maddesini, dozajını ve uygulama yöntemlerinin yeterliliğini ciddi şekilde sorgulatıyor. Bizzat tanıklık ettiğim bu verimsiz süreç karşısında Meclis yönet...

Ayağımızı Yorganımıza Göre Değil, Ay’a Göre Uzatacaktık Ama...!

Resim
​Bir memleketin asıl derdinin ne olduğunu anlamak için öyle uzun uzun vizyon toplantıları izlemeye hiç gerek yok. Devletin hesap defterini açıp "Para nereye akıyor?" diye bakmak yeterli.  Çünkü bütçe dediğin şey, "Bizim asıl mevzumuz ne?" sorusuna verilen en hesapsız, en dürüst cevaptır. Son açıklanan rakamlara bakınca da insan düşünmeden edemiyor. Biz gerçekten uzaya mı gidiyoruz, yoksa uzay bize mi geliyor? ​Gelin bilançoyu beraber inceleyelim... ​Bir tarafta gururumuz, neşemiz Türkiye Uzay Ajansı (TUA) var. Hani "2023’te Ay’a sert iniş yapıyoruz" heyecanıyla yola çıkmıştık ya... İşte o ajansa önümüzdeki üç koca yıl için (2027-2029) toplam 20 milyar lira bütçe reva görülmüş. Kulağa devasa geliyor, değil mi? Şimdi gelin komşunun bahçesine bakalım. Amerikan uzay dairesi NASA’nın sadece tek bir yıllık bütçesi 24,8 milyar dolar! Yani adamların tek yıllık bütçesi, bizim üç yıllık bütçeyi cebinden çıkarıp bozuk para diye harcar. Elin Hindistan’ı bi...

Finlandiya 1948’de Çözdü, MEB 2026’da Bir Öğünü Çok Görüyor!

Resim
Eğitimdeki aksaklıkları, bitmek bilmeyen müfredat tartışmalarını ya da sınav maratonlarını konuşurken asıl felaketi, yani çocuklarımızın sınıflara aç girmesini  gözden kaçırıyoruz .  Her gün binlerce çocuk, en temel insani hakkı olan tek bir öğün sağlıklı yemekten yoksun şekilde ders zillerinin çalmasını bekliyor. ​Dünya Gıda Programı (WFP) verilerine göre bugün küresel ölçekte 460 milyondan fazla çocuk okullarda ücretsiz ya da sübvanse edilmiş yemek imkânından yararlanıyor. Dünyanın pek çok ülkesinde devlet okullarında en az bir öğün ücretsiz yemek verilmesi sosyal devletin en temel sorumluluklarından biri olarak kabul ediliyor. Çocuğun okulda aldığı o bir kap sıcak yemek; zihinsel gelişim, fiziksel sağlık ve fırsat eşitliği için hayati bir eşiktir.  ​Bizdeki tablo ise bu küresel gerçekliğin tam aksini gösteriyor. Geçtiğimiz dönemlerde Okul Öncesi Eğitimde başlatılan ücretsiz yemek uygulaması büyük bir müjde gibi duyurulmuştu. Ancak çok geçmeden "tasarruf t...

Geleceği Çalınan Gençlik: Ne Okuyabiliyor Ne Barınabiliyor!

Resim
​Yeni bir eğitim yılı daha başlarken üniversite şehirlerinde ne o eski heyecan var ne de neşe. Üniversiteyi kazanmanın sevinci, yerini derin bir kaygıya ve "Nasıl geçineceğiz?" korkusuna bıraktı. Bugün geldiğimiz noktada ne öğrenciler başını sokacak bir yer bulabiliyor ne de esnaf dükkânını döndürebiliyor. Ekonomik kriz, gençlerin de esnafın da belini büktü. ​Şehir dışındaki özel yurt ve apartlara bakıyorsunuz; elektrik, su, doğalgaz ve temizlik dâhil aylık ücretler 10 bin ile 17 bin lira arasında değişiyor. İşletmeciler maliyetleri en alt seviyede tutmaya çalıştıklarını söylese de yarın faturanın ne geleceğini bilemedikleri için endişeli. Ailelerin ise bu paraları ödemeye gücü yetmiyor. Zaten devlete bakıyorsunuz, öğrenciye verdiği burs veya kredi aylık 4 bin lira. Bir gence 4 bin lira verip, sadece barınması için 10-17 bin lira ödemesini beklemek insafa sığar mı? ​Parası yetmeyen genç ne yapıyor? Ya okurken gece gündüz çalışıp derslerinden ve gençliğinden oluyor...

Amasız, Fakatsız Her Türlü Darbeye Karşı İnsan Olmak!

Resim
Bir 12 Eylül Sabahı ve İliklerimize Kadar Hissettiğimiz O Soğukluk ​Bugün 12 Eylül. Takvime baksanız sıradan bir sonbahar günü ama bu ülkenin hafızasında insanlığın, vicdanın ve demokrasinin askıya alındığı o karanlık sabahın adı. ​Üniformanın gölgesi üzerimize düştüğünde sadece hükümetler devrilmedi; gencecik insanların hayatları, bir ülkenin geleceği ve umudu çalındı. Darbeler, kılıfı ne olursa olsun ister postalla gelsin ister sivil vesayetle toplumu silindir gibi ezen, geriye sadece korku ve enkaz bırakan insanlık dışı müdahalelerdir. ​Bu ülkenin en büyük acısını ise hiç şüphesiz solcular, sosyalistler, devrimciler ve bu ülkenin aydınlık yüzü olan demokratlar çekti. Bir kuşak adeta yok edildi. Yüz binlerce insan gözaltına alındı, Diyarbakır’da, Mamak’ta, Metris’te insanlık onuru ayaklar altına alındı. Kitaplar yakıldı, sendikalar kapatıldı, üniversiteler susturuldu.  Sırf eşitlik, adalet ve özgürlük dedikleri için gencecik çocuklar idam sehpalarına gönderildi. "Bir...

Çözüm Ortada Ama İktidar Seyrediyor, Tarım Can Veriyor!

Resim
​Son zamanlarda hallerden, tarlalardan gelen görüntülere bakıp da içinin cız etmediği tek bir gün var mı?  Bir tarafta binbir emekle, gecesini gündüzüne katarak yetiştirdiği domatesi, karpuzu, narenciyesi dalında, tarlada kalan, "Maliyetini bile karşılamıyor" diyerek ürününü dereye döken ya da traktörle ezen üretici… Diğer tarafta ise akşam pazarına gidip iki kilo sebze alırken üç kere düşünen, marketteki etiketleri görünce gözlerine inanamayan tüketici. Tarlada 2-3 liraya alıcı bulamayan ürün, şehirdeki market rafına gelene kadar nasıl oluyor da 40-50 liraya fırlıyor? Araya hangi "gizli el" giriyor da hem üreteni batırıyor hem tüketiciyi açlığa mahkûm ediyor? ​Gelin, süslü istatistikleri ve kravatlı açıklamaları bir kenara bırakıp bu tablonun arkasındaki yalın gerçekleri ortaya koyalım. ​Mesele sadece "aracılar çok kazanıyor" kolaycılığıyla açıklanamaz. Sorunun özü, iktidarın yıllardır süregelen plansızlık ve yanlış tarım politikalarıdır. ​Bug...

Boş Tencere Güvenlik Söylemini Yuttu: Sokakta Yeni Bir Umut Doğuyor!

Resim
Son zamanlarda küresel siyasette kartlar yeniden dağıtılıyor; dünya adım adım "Netanyahu sonrası" Orta Doğu’yu, "Trump ve Putin" denklemini, Avrupa'da tırmanan yeni dengeleri konuşuyor. Almanya’sından İngiltere’sine kadar her ülke rüzgarın yönüne göre yelken tazeliyor.  Peki dışarıda eksenler böylesine kayarken, içeride ne oluyor?  Ekranlarda izlediğimiz tartışmaların ve sokaktaki havanın net bir şekilde ortaya koyduğu bir gerçek var. İktidarın yıllardır tıkır tıkır işleyen "güvenlik ve korku" siyaseti artık dikiş tutmuyor.   ​Sebep aslında son derece yalın ve insani.  ​Bir ülkeyi yönetenlerin elinde vatandaşa sunabileceği somut bir refah artışı, düşen bir enflasyon ya da mutfağı rahatlatacak bir tablo kalmadığında, en kestirme yol her zaman güvenlik risklerini öne çıkarmak olmuştur. "İsrail bize saldıracak", "Jeopolitik tehlikedeyiz", "Ben gidersem devlet çöker" söylemleri tam da bu mantığın ürünü. Anc...

Bir Hastane Fiyatına Üç Hastane: Geleceğimiz İpotek Altında!

Resim
Baştan söylemeliyim ki devleti yönetenlerin asıl vizyonu, topladığı vergileri nereye ve kimin için harcandığında belli olur.  Son açıklanan rakamlara baktığımızda, vatandaşın payına sürekli kemer sıkmak düşerken, bir avuç müteahhidin payına ise tıkır tıkır işleyen döviz garantileri düşüyor. ​Devletin kendi imkanlarıyla yıllar önce yaptığı köprü ve otoyolları düşünün...  Geliri her geçen gün artan bu kamu malları için "Yıllık 300 milyon dolar bakım masrafı var" denilerek satılma planları yapılıyor.  Ama Yap-İşlet-Devret adı altında özel şirketlere yaptırılan şehir hastanelerine gelince işin rengi değişiyor. O satılmak istenen köprülerin bir yıllık bakım masrafı kadar para, sadece 35 günde 18 şehir hastanesini işleten şirketlerin hesabına "kira ve hizmet bedeli" olarak yatırılıyor. ​Rakamlar gerçekten korkunç. 2026’nın ilk 8 ayında 18 şehir hastanesine ödenen para 2 milyar 100 milyon doları, yani 100 milyar liranın üzerini buldu. Günlük 8,5 milyon dolardan...

Yoksulluk Barajda Kalıyor: Eğitimde Adalet Nerede Sayın İktidar?

Resim
Bir ülkenin en büyük sermayesi beton yığınları veya şatafatlı binaları değil; sınıflarda geleceği hayal eden, zihni sorularla dolu çocuklarıdır. Ne var ki bizler, yıllardır çocukluğumuzu ve gençliğimizi birkaç saatlik sınav kâğıtlarının soğuk gölgesine mahkûm ediyoruz. Bir çocuk neden öğrenir? diye sormak lazım yöneticilere. Tabi ki dünyayı anlamak, problem çözmek ve kendi geleceğini inşa etmek için.  Biz ne yapıyoruz?  Onlara düşünmeyi değil, şıklar arasında sıkışıp kalmayı öğretiyoruz.  Müfredatımız hâlâ ezberci, eleştirel düşünmeden uzak, dijital dünyanın hızına ayak uyduramayan, analitik becerilerden yoksun.  Tabii ki bu şekilde bir nesil yetiştirip küresel dünyada harikalar yaratmalarını onlardan bekleyemezsiniz.  Eğitim, sınav takvimlerini değiştirmekten ibaret değil, düşünceyi özgürleştirmek ve beceri kazandırmaktır.   ​Üstelik bu kurgunun içinde derin bir adaletsizlik büyüyor. Uluslararası ve ulusal eğitim raporları, ailelerin sosyo...

Avrupa Sosyal Konut Üretiyor, Biz Rant: Barınma Lüks Değil Anayasal Haktır!

Resim
Bugün bu ülkede milyonlarca insan, sabah uyandığında hayatını nasıl daha iyi bir geleceğe taşıyacağını değil; ay sonunda ev sahibine ne diyeceğini, kirayı ödedikten sonra mutfağa nasıl erzak sokacağını düşünüyor. İnsanlığın en temel, en ilkel gereksinimlerinden biri olan barınma ihtiyacı; ne yazık ki bu topraklarda bir uzay teknolojisi, ulaşılması imkansız bir lüks haline getirildi. Bir an durup hatırlayalım: Barınma bir ayrıcalık değildir; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda açıkça güvence altına alınmış temel bir insan hakkıdır. Ancak ne acıdır ki bu mukaddes hak, piyasa vahşetinin ve basiretsiz ekonomi politikalarının çarkları arasında her gün biraz daha çiğneniyor.  ​Peki, Türkiye nasıl oldu da kelimenin tam anlamıyla bir "kira cehennemine" dönüştü? Sulh hukuk mahkemeleri açılan tahliye ve kira tespit davalarıyla kilitlendi; ev sahibi ile kiracı komşular birbirine düşman edildi.  ​Nedenlerini an...

Çevre Kanununu Çıkaran Meclis Kendi Yasasını Çiğniyor!

Resim
​Türkiye Büyük Millet Meclisi Ana Bina bünyesinde yer alan, milletvekillerinin ve personelin yemek yediği alt ve üst üyeler lokantaları ile yemeklerin hazırlandığı mutfağın hemen yanında biriken moloz yığını büyük bir çevre ve sağlık riski oluşturuyor. Yaklaşık 8 ay önce tamamlanan tuvalet tadilatlarının ardından alanda bırakılan moloz, hurda ve atık yığınları tüm uyarılara rağmen hâlâ kaldırılmadı. ​Personelin ve Yemek Alanlarının Ortasında Moloz Dağları ​Meclis çalışanlarının ve milletvekillerinin yoğun olarak kullandığı ortak alanların ile mutfak çevresinin tam ortasında biriken bu pislik, personelin tepkisine yol açıyor. 4 katlı ana binanın camlarından atılan inşaat artıkları, ahşap ambalaj malzemeleri, kablo makaraları ve atıklar hem hijyenik açıdan büyük endişe yaratıyor hem de yayılan toz ve düzensiz yapı nedeniyle ciddi bir sağlık ve güvenlik riski oluşturuyor. ​Mevzuata göre kamu binalarındaki tadilat atıklarının belediye döküm sahalarına t...

Önlük Var, Yemek Yok: Bakanlık Şekille, Aileler Geçimle Uğraşıyor!

Resim
Eylül geldiğinde içimizi tatlı bir telaş kaplardı eskiden. Yeni defterlerin o kendine has kokusu, silgilerin yumuşaklığı, yeni bir önlük ya da formanın getirdiği heyecan… Okul zili çaldığında, çocukluğumuzun en şenlikli anı başlardı. ​Şimdi o ziller yine çalıyor. Ama bu defa çocuklarımızın neşesi için değil, anne babaların çaresizliği için çalıyor sanki. Her okul zili, milyonlarca evin salonunda ağır bir sessizlikle, tutulan bir nefesle çınlıyor: "Biz bu yükün altından nasıl kalkacağız?" ​Bugün Türkiye’de bir çocuğun okuması, hayallerine koşması değil; bir ailenin belinin bükülmesi demek. Eğitim-İş’in açıkladığı rakamlar soğuk birer istatistik gibi duruyor kağıtta. "Lise öğrencisinin kırtasiye ve giyim masrafı 26 bin lirayı buldu" deniyor. Oysa o rakamın arkasında; evladına yeni bir ayakkabı alırken içi cız eden babalar, beslenme çantasına koyacak bir parça peyniri kara kara düşünen anneler var. Üstelik Anayasa'da parasız olduğu belirtilen devlet ...

​Sattıkça Satıyorlar, Sattıkça Bitiyoruz!

Resim
Bir iktidarın ekonomi yönetimi düşünün ki, krizden çıkmak için tek bildiği reçete satmak. Fabrikaları, limanları, madenleri sattılar… Cumhuriyet’in onlarca yılda biriktirdiği ne kadar kamu varlığı varsa göz açıp kapayıncaya kadar elden çıkarıldı. ​Peki, sonuç ne oldu?  Kasa yine boş, bütçe yine delik deşik. ​Şimdi bakıyoruz; gözlerini bu milletin vergileriyle yapılmış köprülere ve otoyollara dikmiş durumdalar. 15 Temmuz Şehitler Köprüsü, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, çevre yolları, otoyollar... AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan karara göre bunların işletme ve gelir hakları kiralama ya da gelir ortaklığı adıyla özel sektöre devredilecek.  ​Açıkça soralım: Bunun adı özelleştirme değil de nedir?  ​Süreçteki pişkinlik ise insanı hayrete düşürecek cinsten. Yeni Parti Sivas Milletvekili Ulaş Karasu, daha bir yıl önce Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e soru önergesi vererek  " Köprü ve otoyolları satmaya mı hazırlanıyorsunuz?" diy...

Savaşan Ülkeler Fiyatları Koruyor, Savaşa Girmeyen Türkiye Çöküyor!

Resim
AKP iktidarının ekonomi yönetimi, vatandaşa hayal satmaya ve faturayı her zamanki gibi "dış güçlere", "savaşlara" ve "iklim şartlarına" kesmeye devam ediyor. Ancak bugün önümüzde duran tablo, ortada sığınılacak tek bir mazeret dahi bırakmıyor. Açıklanan her orta vadeli program, tutmayan hedeflerin, çöken tahminlerin ve kurumsal liyakatsizliğin resmi vesikasına dönüşmüş durumda. ​Yıl sonu enflasyon hedefini yüzde 16’dan yüzde 28,4’e fırlatan, tam 12 puanlık sapmayı pişkinlikle sunan bir anlayışın bu ülkeye vereceği hiçbir öngörülebilirlik kalmamıştır.  Bir yıl içinde yüzde100’ü bulan, üç yıllık periyotta yüzde 300’e dayanan sapmalar artık basit bir "tahmin hatası" değil, ekonomi yönetiminin iflas ettiğinin açık kanıtı değil de nedir? Buradan iktidara sormak lazım; piyasanın, esnafın, sanayicinin ve en önemlisi asgari ücretlinin sizin hangi rakamınıza güvenip de plan yapmasını bekliyorsunuz?   ​Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile ...

Kalkınma Yalanı, Kuraklık Gerçeği: Geleceği Hangi Siyanür Temizleyecek?

Resim
​ Türkiye’de gündem o kadar hızlı değişiyor ki... Siyasi kavgalar, zam haberleri, sosyal medyada dönen tartışmalar derken en temel meselemizi, yani üzerinde yaşadığımız doğayı unutuyoruz.  Oysa hayatımızı sürdürmemizi sağlayan doğa, göz göre göre geri dönülmez bir yıkıma sürükleniyor. ​Son yıllarda izlenen çevre ve madencilik politikalarına baktığımızda, "kalkınma" ya da "ekonomi" denilerek doğanın kolayca gözden çıkarıldığını görüyoruz. Erzincan İliç’te yaşanan felaketi anımsayın. Yıllardır yapılan uyarılara kulak tıkamanın, denetimsizliğin ve "ne olursa olsun kazanalım" anlayışının bedelini çok ağır ödedik. Bu yaşananlar basit bir kaza değil; tedbirsizliğin acı bir sonucuydu. ​Yine Akbelen’de kömür uğruna kesilen asırlık ağaçları, zeytinliğine ve toprağına sahip çıkmaya çalışan köylülerin feryadını unutmak mümkün mü?  Kuraklığın kapımıza dayandığı, bir damla suyun bile kıymete bindiği bu günlerde ormanları yok etmek, aslında kendi geleceğimiz...