NATO Zirvesi Değil, Şehir Kuşatması: Başkent "Açık Hapishaneye" Dönüştürülüyor!
Ankara, 6-12 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek NATO Zirvesi ile tarihindeki en büyük “izolasyon” sürecine hazırlanıyor. Ancak alınan güvenlik önlemleri, koruma kalkanından ziyade, 6 milyonluk devasa bir metropolün temel yaşam haklarının askıya alındığı, dev bir “açık hava hapishanesine” dönüşme projesini andırıyor. Bir şehrin ulaşımını, ekonomisini, sağlık hizmetlerini ve en önemlisi vatandaşın günlük yaşam rutini bir çırpıda silip atan bu radikal kararlar, “güvenlik” kavramının ardına gizlenmiş büyük bir yönetimsel başarısızlık örneği olarak karşımızda duruyor.
Zirve nedeniyle 9 merkez ilçede kamu personelinin idari izinli sayılması, kulağa bir “jest” gibi gelse de, aslında Ankara’nın hayat damarlarının kesilmesinden başka bir şey değildir. Bir kenti “güvenli” kılmak adına tüm şehri kapatmak, dünyadaki hiçbir modern demokrasi ile açıklanamaz. Devlet, kendi vatandaşının çalışma, hareket etme ve sağlık hizmetine erişim hakkını, dışarıdan gelen delegasyonların konforu için bir kalemde harcayamaz.
Bu süreçte mağdur olanlar sadece işine gitmeye çalışan memurlar ya da rutinlerini sürdürmeye çalışan vatandaşlar değil; hayatlarının en özel gününü planlayan binlerce gelin ve damat da büyük bir belirsizliğin kurbanı olmuş durumda. Düğün salonlarının bulunduğu bölgelerin "güvenlik gerekçesiyle" kısıtlanması, iptal edilen organizasyonlar ve ulaşılamayan davetiyeler, yüzlerce aileyi telafisi zor bir maddi ve manevi yıkımla baş başa bırakıyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirveye katılımının yarattığı "üst düzey güvenlik" paniği, genç çiftlerin en mutlu günlerini, barikatlar ve yasaklar gölgesinde bir kaos senaryosuna dönüştürmüş durumda.
Gaziosmanpaşa’dan Tunalı Hilmi’ye, Çankaya’nın ana arterlerinden AŞTİ hattına kadar uzanan o “kırmızı alanlar”, Ankara halkının kendi caddelerinde “istenmeyen kişi” ilan edildiği yerlerdir. Hastasını muayenehanesine ulaştırmaya çalışan bir hekimin, işine yetişmeye çalışan bir emekçinin veya en temel ihtiyacı için sokağa çıkan bir vatandaşın; barikatlarla, kimlik kontrolleriyle ve bitmek bilmeyen geçiş yasaklarıyla karşı karşıya kalması; insan haklarının, devletin "itibardan tasarruf edilmez" uğruna feda edildiğinin en çıplak kanıtıdır.
Sormak gerekiyor: Dünyaya ve bölge barışına katkısı sürekli tartışma konusu olan bir NATO zirvesi için, 6 milyonluk bir şehri bir hafta boyunca felç etmenin mantığı nedir? Bir kentin; hastasını, yaşlısını, öğrencisini yok sayarak, sokaklarını bir “yabancı heyet konvoyu parkuruna” dönüştürmek, Ankara’ya yapılmış en büyük haksızlıktır. Ankara, bürokrasinin ve diplomasi trafiğinin başkenti olabilir; ancak bu unvan, halkın günlük yaşamını rehin alma yetkisini hiç kimseye vermez.
Şehrin trafiğini, randevularını, ticaretini ve sosyal dokusunu 7 gün boyunca askıya alan bu anlayış, "güvenliği sağlamak" adına aslında toplumsal huzuru zedelemektedir. Ulaşımın imkansızlaştığı, sağlık randevularının iptal edildiği, insanların evlerine hapsetmeye zorlandığı bu tablo, 21. yüzyılın Türkiye'sine yakışmayan, çağdışı bir uygulamadır.
Ankara halkı, bu zirve bittiğinde sadece yorgun düşmüş caddeler, aksamış hizmetler ve bir haftası çalınmış bir hayatla baş başa kalacaktır. Devlet yönetimi, uluslararası prestiji yerel halkın refahından üstün tuttuğu sürece, “güvenlik” adı altında alınan her karar, aslında vatandaşa vurulmuş bir prangadır. Ankara bu ağır bedeli hak etmiyor.
Yorumlar
Yorum Gönder