Hibrit Rejim Kıskacında ki Türkiye'de Kurumlar Neyi Kaybediyor?

Demokrasi dediğimizde zihnimizde genellikle ilk canlanan görüntü, şeffaf bir sandık ve içine atılan oylardır. Ancak siyaset bilimi literatürü bize 'sandık, demokrasinin sadece giriş kapısıdır; o kapıdan içeri girdiğinizde sizi karşılayan kurumların işleyişi, demokrasinin kalitesini belirler' der. Bugün Türkiye’de süregelen tartışmaların özü de tam olarak bu "içerideki" mekanizmaların sağlığı üzerinedir.

​Dünyaca ünlü demokrasi endeksleri (Freedom House, V-Dem, EIU) ve akademik çalışmalar, Türkiye’nin yönetim biçimini "seçimli otokrasi" veya "hibrit rejim" gibi kavramlarla tanımlıyor. Peki, nedir bu tanımların temelindeki endişeler?
​İlk sırada yargısal öngörülebilirlik yer alıyor. Hukuk, bir toplumun güvenli limanıdır. Ancak yargı organlarının siyasi süreçlerden bağımsız karar alma kapasitesindeki değişimler, bu limanı güvensiz hale getiriyor. Özellikle Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasında yaşanan aksaklıklar, sadece hukuki bir tartışma konusu değil; sistemin genel işleyişine olan güveni sarsan yapısal bir risk olarak karşımıza çıkıyor.
​İkinci olarak da demokrasinin "dördüncü kuvveti" olan medyaya bakmak gerekiyor. Demokratik bir düzende medya, iktidarı toplum adına denetleyen bir mekanizmadır. Ne var ki Türkiye’de medya sahiplik yapısındaki yoğunlaşma ve bağımsız habercilik alanının daralması, toplumun farklı kesimlerinin siyasi tartışmalara katılımını ciddi ölçüde kısıtlıyor. Tek sesliliğin yükseldiği bir atmosferde, gerçek anlamda bir demokrasi zemininden bahsetmek güçleşiyor.
​Üçüncü ve belki de en az fark edilen ama en yıkıcı olanı kurumsal özerkliğin kaybı. Merkez Bankası’ndan TÜİK’e kadar, teknik uzmanlık gerektiren ve siyasi iradeden bağımsız olması gereken kurumların, güncel siyasetin bir parçası gibi hareket etmesi kurumsal hafızayı ve güvenilirliği zedeliyor. Teknik kurumların siyasi tercihlerle hizalanması, aslında devletin uzun vadeli aklını da devre dışı bırakıyor ve çok tehlikeli bir kulvarda gidiyor!

Peki, çıkış nerede?

​Özgürlükçü bir demokrasi, sadece seçim takvimine bağlı bir süreç değildir. Yargının tarafsızlığı, fikirlerin baskı altında kalmadan ifade edilebilmesi ve devlet kurumlarının liyakatle özerk bir şekilde çalışması... Türkiye’nin evrensel demokratik normlarla yeniden uyum yakalaması; denge ve denetleme mekanizmalarını yeniden ayağa kaldırmasına, sivil toplumun nefes alacağı alanları genişletmesine ve hukukun üstünlüğünü bir tercih değil, bir zorunluluk olarak görmesine bağlıdır.
​Demokrasi bir varış noktası değil, sürekli bakım isteyen bir yoldur. Türkiye için bu yolun taşlarını yeniden döşemenin yolu ise kurumsal bağımsızlıktan ve hukuktan geçiyor.

Ülkenin mevcut 'hibrit' yapısı ise kurumsal denetimi askıya alarak geleceği belirsizleştiriyor. Demokrasi çatı süsü değil bir temeldir, Türkiye'nin ihtiyacı olan ise kurumların yeniden özerk ve hukukun tarafsız olduğu bir restorasyondur.



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!