Yıpranmış Vizyon, Kopan Bağlar: İktidar Bloğu İçin Yolun Sonu mu?
Ülkeyi yöneten iradenin sürdürülebilirlik krizine girmesine neden olan temel başlıklar, yapısal sorunlar ve stratejik hatalar eksenine bakıldığında,
başta ekonomik türbülans ve "mutfak enflasyonu" geliyor.
Bir siyasi iktidarın sandık performansını belirleyen en birincil etken ekonomik refah düzeyidir. Yıllardır uygulanan ve rasyonel zeminlerden uzaklaşan ekonomi politikaları, bugün geniş kitlelerin alım gücünü neredeyse yok etme noktasına getirdi. TÜİK verilerinde dahi yüzde 32 seviyelerinde seyreden yıllık enflasyon, halkın mutfağına yansıyan gıda enflasyonunda çok daha sarsıcı hissediliyor.
Derinleşen yoksulluk; özellikle kadınları, emeklileri ve çocuk gelişimini (yetersiz beslenme vb. yoksunluklar) doğrudan vuruyor. Sürdürülebilir bir büyüme trendinin yakalanamaması, orta sınıfın erimesi ve gelir adaletsizliğinin uçuruma dönüşmesi, AKP iktidarının en güçlü dönemlerinde arkasına aldığı "ekonomik istikrar" anlatısını tamamen çökertmiş durumda.
Bir diğer sorun ise, hukuk üstünlüğünün erozyonu ve ana muhalefete yönelik baskılar.
Siyaset biliminde "güçler ayrılığı" ilkesinin zedelenmesi, bir ülkenin yalnızca demokratik endekslerini değil, doğrudan yatırım iklimini de zedeler. Yargı mekanizmasının sıklıkla siyasi araçsallaştırma iddialarıyla gündeme gelmesi, toplumsal adalet duygusunu yaralıyor.
Özellikle ana muhalefet partisi CHP’li belediyelere ve siyasilere yönelik yargısal, idari hamleler veya kayyum uygulamaları, seçmende "sandık iradesine müdahale" algısı yaratıyor. Örneğin 2019 İstanbul yerel seçimlerinin tekrarı sürecine bakıldığında, seçmenin mağduriyet üreten politikalara sandıkta ters tepki verdiğini defalarca kanıtladı. Bu tür hukuk sınırlarını zorlayan operasyonlar, muhalefet bloklarını ayrıştırmak yerine daha da kenetliyor.
En önemli noktalardan bir diğeri ise, eğitimde bilimden uzaklaşma ve "Gelecek" kaygısı. 23 yıllık kesintisiz yönetim sürecinde en çok bozulan ve yapısıyla oynanan alanların başında eğitim geliyor. Sürekli değişen sınav sistemleri, liyakat zincirinin kırılması ve müfredatın çağdaş, bilimsel, teknolojik temellerden ziyade ideolojik kalıplara göre şekillendirilmesi, ülkenin beşeri sermayesine darbe vuruyor. Dünya yapay zekayı ve uzay teknolojilerini konuşurken, Türkiye’deki eğitim vizyonunun dogmatik tartışmalara hapsedilmesi; genç kuşakların ülkeden göç etmesine (beyin göçü) ve ailelerin gelecek kaygısı yaşamasına yol açıyor.
Bu süreçte, toplumsal kutuplaşma, laiklik, kültür ve sanat bariyerleride bir başka çıkmazı ortaya koyuyor.
İktidarın son yıllarda kendi tabanını konsolide etmek adına laiklik karşıtı söylem ve yapılara alan açması, Cumhuriyet'in kurucu değerlerine hassasiyet gösteren seküler kesimlerde büyük bir kırılma yarattı. Bununla birlikte kültür, sanat ve festivallere yönelik yasakçı zihniyet, sanatsal üretimin desteklenmesi yerine ideolojik bir sansür mekanizmasının işletilmesi, toplumun nefes alma alanlarını daraltıyor. Bir ülkenin yumuşak gücü olan kültür ve sanat dünyası dışlandıkça, iktidarın kentsel ve modern seçmenle olan bağı tamamen kopuyor.
Siyaset sosyolojisinde bir iktidarın değişimi; ekonomik krizlerin, adaletsizlik hissinin ve toplumsal geleceğe dair umutsuzluğun birleştiği "kritik eşikte" gerçekleşir. Bugün Türkiye, tam olarak bu eşiğin merkezinde yer alıyor.
Anket verileri incelendiğinde; kararsız seçmenlerin artık iktidara geri dönme eğiliminde olmadığı, ilk defa oy kullanacak genç seçmenin (Z ve Alfa kuşaklarının) mevcut yönetim pratikleriyle hiçbir duygusal veya rasyonel bağ kuramadığı açıkça görülüyor. Muhalefetin rasyonel, birleştirici ve ekonomik çözümlere odaklanan bir hat izlemesi durumunda; yapısal olarak kan kaybeden, vizyoner vaat üretme yeteneğini yitiren ve yalnızca geçmiş başarıların retoriklerine sığınan mevcut iktidar bloğunun, yapılacak ilk seçimde yönetimde kalma şansı hem sosyolojik hem de matematiksel olarak imkansıza yakın bir senaryo olarak öne çıkıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder