Yüzde 35'lik "Kararsız Seçmen Fikrini Söylemeye Korkuyor mu?

Türkiye’de siyasal kutuplaşma ve güven krizi zirve yaparken, anketlerdeki %35-40’lık devasa 'kararsız' kitlesi siyaset bilimcileri alarma geçirdi. Uzmanlara göre bu tablo bir kararsızlıktan ziyade, yargı kıskacı ve belediyeler üzerindeki baskılar nedeniyle görüşünü gizleyen 'sessiz yığınların' bir dışa vurumu. İktidarın sert politikalarıyla örülen korku duvarı, halkı siyasi çözümsüzlüğe ve derin bir güven bunalımına sürüklüyor.

​Türkiye, tarihinin en derin siyasal kutuplaşmalarından birini yaşarken, kamuoyu araştırmalarına yansıyan rakamlar sadece birer istatistik değil, aynı zamanda demokratik bir gerilemenin "sessiz" çığlığı olarak değerlendiriliyor. 

"Hiçbir parti bu sorunları çözemez" diyenlerin oranının %35-40 bandına yerleşmesi; iktidarın 22 yıllık yönetim pratiğiyle inşa ettiği devasa bir "güven enkazını" işaret ediyor.

​"Kararsızlar" mı, Yoksa "Konuşamayanlar" mı?

​İstatistik uzmanları ve toplum bilimcilerin son dönemde üzerinde birleştiği nokta, kararsız seçmen kitlesinin (verilere göre %35 bandı) büyük bir kısmının aslında "karar verememiş" değil, "beyan edememiş" olduğudur. Mevcut siyasi iklimde; yargının bir sopa gibi kullanıldığı siyasi davalar, seçilmiş belediye başkanlıklarına yönelik kayyum ve mali baskı mekanizmaları, toplum üzerinde bir "otosansür" kültürü yaratmış durumda. 

​Vatandaş, anketörün sorusuna cevap verirken dahi "başım belaya girer mi?" kaygısını taşıyorsa, orada demokrasiden değil, ancak bir korku ikliminden bahsedilebilir. Dolayısıyla, kararsızların bu denli yüksek olması iktidarın başarısı değil, toplumun geniş kesimlerini ittiği siyasal yabancılaşmanın sonucudur.

​Hukuk Devletinden "Dava Siyasetine"

​İktidarın, siyaseti rasyonalite ve çözüm üretme zemininden çıkarıp tamamen kutuplaşma ve "beka" söylemine hapsetmesi, devletin kurumlarını da aşındırmış durumda. Bugün yargı, toplumsal barışı tesis etmek yerine, muhalif sesleri kısmak için kullanılan teknik bir araca dönüşmüştür. Belediye kaynaklarının kısıtlanması ve yerel yönetimlerin işlevsizleştirilmeye çalışılması, doğrudan halkın iradesine ve seçme hakkına yönelik bir saldırı olarak görülüyor. 
​Hukuki çerçeve içerisinde kalması gereken devlet mekanizması, bugün ne yazık ki belli bir siyasi görüşün muhafızı haline getirilmesi, toplumun siyaset kurumuna olan inancını bitirmekte ve kitleleri "çözümsüzlük" duygusuna sürüklemekte olduğu ifade ediliyor.

Güven Bunalımı Felakettir

​Bir ülkede seçmenin neredeyse yarısı mevcut siyasi partilerden ümidi kestiyse, bu durum iktidarın "istikrar" iddiasının çöktüğünün en somut kanıtıdır. Baskıyla, yargısal kuşatmayla ve ekonomik darboğazla sindirilmeye çalışılan halkın, anketlerdeki "sessizliği", sandıkta büyük bir toplumsal patlamaya veya derin bir apolitikleşmeye dönüşme potansiyeli taşımaktadır.

​Gerçek bir hukuk devletinde iktidarın görevi, kendine muhalif olanı susturmak değil; onun güvenini kazanacak, kendini özgürce ifade etmesini sağlayacak zemini oluşturmaktır. Türkiye’nin bu güven krizinden çıkışının tek yolu; yargı bağımsızlığının amasız fakatsız tesisi ve siyasetin korku tünelinden çıkarılarak yeniden halkın hizmetine sunulmasıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!