Çölleşen Hayal Gücü Ve Siyasi İslam’ın Estetik Kuraklığı

Günümüz dünyasında sanat, bireyin en derin iç sesini, toplumsal yaraları ve kolektif hayalleri dışa vurmanın en özgür yollarından biri olarak kabul edilir. 

Ancak bazı ideolojiler, özellikle de siyasallaşmış dini yorumlar, bu özgür alanı kendi sınırlarıyla kuşatmaya kalktığında, yaratıcılıkta derin bir sessizlik ve kuraklık baş gösterir. Siyasi İslam’ın sanatla ilişkisi tam da bu noktada kritik bir sınav verir. Bir yandan tarih boyunca İslam medeniyetinin estetik mirasını (Selçuklu mimarisi, Osmanlı hat sanatı, Fars minyatürü) gururla sahiplenirken, diğer yandan modern çağın dinamik sanat formlarında belirgin bir tıkanıklık ve yoksunluk sergiler. Bu durum, ne İslam’ın özünde ne de Müslüman toplumların potansiyelinde vardır; sorun, dinin ideolojik bir disiplin ve iktidar aracına indirgenmiş halindedir. Siyasi İslam’ın sanatla kurduğu ilişkiyi yalnızca bir “yokluk” ya da “yoksunluk” üzerinden okumak eksik bir bakış açısı olacaktır. Daha doğru bir yaklaşım, bu ilişkinin bir tür “dönüşüm sancısı” içinde sıkışıp kaldığını görmektir. Yine de yaygın kanaat, siyasi İslam’ın özgün ve derinlikli bir estetik ekol yaratmakta sistematik olarak zorlandığı yönündedir. Bu zorlanmanın kökeninde ideolojik öncelikler, teolojik yorumlar ve kültürel iktidar eksikliği yatmaktadır.

Siyasi hareketler için sanat, nadiren kendi başına bir amaçtır; çoğunlukla bir araç, bir tebliğ vasıtası, bir propaganda mecrasıdır. Siyasi İslam da bu eğilimi güçlü biçimde taşır. Sanat eseri, içsel estetik değerinden ziyade taşıdığı mesajın “doğruluğu” ve “fayda”sıyla değerlendirilir. Bu bakış, kaçınılmaz olarak didaktizme (aşırı öğreticiliğe) yol açar. Didaktik sanat ise özgünlüğün, çok katmanlılığın ve bireysel ifadenin önünü tıkar. Eser, estetik hazdan çok ahlaki bir ders verme görevine indirgenir; bu da sanatın en temel özgürleşme dinamiklerini felç eder.

Açmazlardan bir diğeri ise teolojik ve fıkhi bariyerleridir.
Geleneksel İslam sanatları hat, tezhip, minyatür, mimari gerçekten büyük bir estetik derinlik ve incelik barındırır. Ancak modern sanat disiplinleri (figüratif heykel, çıplak model içeren resim, modern dans, performans sanatı) siyasi İslam’ın yaygın fıkhi yorumlarıyla sık sık çatışır. Resimde, suret yasağının katı yorumları, plastik sanatların ve özellikle insan figürünün gelişimini köstekler. Sürekli tereddüt, sanatçıları otosansüre iter.
Yani helal-haram ekseninde dönen kaygılar, yaratım sürecini baştan kısıtlar ve risk almayı, sınırları zorlamayı neredeyse imkânsız kılar.
Bir diğer açmaz ise kültürel iktidar zaafı ve taklitçilik sarmalı. Siyasi İslam, ekonomik ve idari iktidarı ele geçirse bile kültürel hegemonya kurmakta belirgin bir zorluk çeker ki bu, kendi entelektüel çevrelerinde de sıkça itiraf edilen bir gerçeklik olduğunu görmekteyiz.

Modern sanat formlarının büyük kısmı batı merkezli bir tarihsel süreçte doğmuştur. Bu formları toptan reddetmek bir seçenek; diğer seçenek ise onları “İslamileştirme” çabasıdır. Ne var ki bu çaba, genellikle sanatsal kaliteden çok ahlaki mesajlara odaklanan ürünlerle sınırlı kalır. “Beyaz sinema”nın naif ve mesaj odaklı filmleri, “hidayet romanları”nın didaktik anlatıları, dini temalı popüler dizilerin estetik yoksunluğu bunun somut örnekleridir.  

Sanat, doğası gereği bireysel bir başkaldırı, özgünlük ve öznellik ister. Siyasi İslam ise cemaatçi bir yapı, kolektif itaat ve hiyerarşik bir uyumu vurgular. 
Sanatın en güçlü damarlarından biri kutsalı sorgulamak, tabu sayılanı görünür kılmak, sınırları aşmaktır. Oysa siyasi İslam’ın kırmızı çizgileri tam da bu alanı bloke eder. Bunun yerine hakim olan eğilim, sürekli bir “altın çağ” (Asr-ı Saadet) özlemi ve geçmişin estetik formlarını (Osmanlı, Selçuklu motifleri) taklit etmektir. Yeni bir gelecek hayal etmek yerine geçmişin estetik kodlarını yeniden üretmek, yaratıcılığın değil nostaljinin alanı olur. Sosyolojik açıdan bakıldığında bu durum siyasi islam ideolojinin doğasına uygundur. Bir ideoloji, yaşamın her alanını katı kurallarla kuşatmaya kalktığında, sanat gibi en özgür, en öngörülemez ve en bireysel ruh taşıyan alanlarda derin bir kuraklık kaçınılmaz hale gelir. Tarih boyunca İslam medeniyeti mimari, edebiyat, müzik ve  süsleme sanatlarında özgün yapısını ortaya koymuştur. Buradaki asıl sorun İslam’ın kendisinde değil, onun “siyasileşmiş”, “araçsallaştırılmış” ve ideolojik bir disiplin aracına indirgenmiş biçimindedir.  Sanat, ancak ideolojik prangalardan kurtulduğunda, siyasi mesaj kaygısını bir kenara bıraktığında ve insan ruhunun en derin, en karmaşık katmanlarına korkusuzca inebildiğinde gerçek anlamda serpilir ve çiçeklenir. Aksi takdirde, hayal gücü çölleşir; geriye yalnızca mesajın gölgesinde soluklaşan bir estetik kalır. Bu kuraklık, ne İslam’ın ne de Müslüman toplumların kaderi olmak zorunda. Ancak siyasi İslam’ın bugünkü hâkim yorumu devam ettiği sürece, estetik yeniden doğuşun önündeki en kalın setlerden biri olmaya devam edecektir. Belki de asıl mesele, dinin siyasete etkisini tartışmak değil; sanatın ruha açtığı kapıları yeniden keşfetmektir.





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!