Sınıfta 'Baş Tacı', Sokakta 'Hedef Tahtası' İktidarın Öğretmenle İmtihanı!
Türkiye’de kamu düzeninin temel taşlarını oluşturan iki meslek grubu, polis ve öğretmen, son yıllarda toplumsal hafızada sıkça karşı karşıya geldiği sahnelerle anılıyor. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na tabi, yani teoride aynı hukuksal zemine basan ve aynı devletin bekası için çalışan bu iki kesim arasındaki "şiddet" merkezli temas, aslında bir asayiş olayından ziyade, iktidarın "devlet" ve "itaat" kavramları eleştiri konusu oldu.
Kutsal Öğretmenden "Müdahale Edilen" Öğretmene
Retorik düzeyde "Eğitim meşalesini taşıyan öğretmenlerimizi baş tacı ediyoruz" diyen AKP iktidarının özellikle son dönemde atanamayan öğretmenlerin talepleri, Öğretmenlik Meslek Kanunu (ÖMK) protestoları veya sendikal hak arayışları sırasında, polisin uyguladığı sert müdahale biçimleri eleştiri konusu olmaya devam ediyor.
"Gelecek nesillerin mimarı" olarak tanımlanan bir meslek grubunun, bizzat o nesillerin önünde orantısız güçle sindirilmeye çalışılması, eğitimci kimliğinin toplumsal saygınlığını zedeleyen bir paradoks.
Yine, devletin bir memurunun (polis), bir başka memurun (öğretmen) anayasal gösteri ve yürüyüş hakkını fiziksel şiddetle engellemesi, devletin kendi içindeki hiyerarşiyi ve hukuk normlarını sarsmaya devam ediyor.
İçişleri Bakanlığı ve "Kolluğun Sınırsızlığı" Algısı
İçişleri Bakanlığı’nın özellikle son yıllardaki yönetim anlayışı, kolluk kuvvetlerini "hukukun uygulayıcısı" olmaktan ziyade, "siyasi iradenin koruyucusu" pozisyonuna evrilten bir dil geliştirdi. Bu durum, polis memurlarının sahada kendilerini hukukla değil, talimatla sınırlandırılmış hissetmelerine yol açmakta.
Bir polis memurunun, karşısındakinin "öğretmen" olduğunu bilmesine rağmen fiziksel şiddete başvurması, bireysel bir öfke patlamasından ziyade kurumsal bir "dokunulmazlık" özgüveninden kaynaklanmakta. Eğer bir bakanlık, kolluk kuvvetine "Siz süpürün, hukuk arkadan gelir" mesajını alt metin olarak verirse, ortaya çıkan manzara; öğretmenin yerde sürüklendiği, polisin ise "devlet adına" yıllardır bu yetkiyi kullanması ise ülke itibarına en büyük zararı veriyor.
Şiddetin Sosyolojik ve Siyasi Faturası
Yaşananlar ve 657’li iki memur arasındaki bu gerilim, devletin "şefkatli yüzü" (eğitim) ile "demir yumruğu" (kolluk) arasındaki dengenin bozulduğunu göstermekte.
Protesto hakkını kullanan öğretmene sıkılan biber gazı, aslında anayasanın ilgili maddelerine sıkılmaktadır. Aynı kanuna tabi iki kamu görevlisinin karşı karşıya getirilmesi, kamu barışını içten içe kemiriyor. Polis, toplumsal bir uzlaşma figürü olmaktan çıkıp, sadece bastırma aygıtı olarak kodlanmakta.
Eleştirilerin odağındaki iktidar, mülakat mağduriyetlerinden ekonomik sıkıntılara kadar öğretmenin taleplerini dinlemek yerine, bu talepleri "güvenlik sorunu" parantezine alarak polisi bir kalkan olarak kullanmakta.
Öğretmene uygulanan şiddet, sadece bir cop darbesinden ibaret değildir. Bu, Türkiye’nin demokrasi standartlarının, ifade özgürlüğünün ve devletin kendi çalışanına duyduğu saygının bir turnusol kağıdıdır. İçişleri Bakanlığı’nın güvenlik odaklı politikaları, eğitimcinin onuruyla çarpıştığı sürece, kazanan "düzen" değil, toplumsal kutuplaşma olmakta. Devleti ayakta tutan asıl güç polis barikatı değil, o barikatın arkasındaki öğretmenin yetiştireceği özgür ve nitelikli bireylerdir.
Yorumlar
Yorum Gönder