Konserden Tiyatroya Yasak Zinciri: AKP İktidarında Kültürde Daralan Özgürlük!

Hassasiyet” ve “milli manevi değerler” gerekçeleriyle artan konser iptalleri, tiyatro yasakları ve dijital denetimler, sanatın eleştirel ruhunu törpüleyerek oto-sansür duvarlarını yükseltirken, ifade özgürlüğünün sınırlarını giderek daraltıyor.
Son yıllarda “hassasiyetler” ve “milli manevi değerler” kavramları, ucu açık bir denetim aracı haline gelerek sanatın temel taşı olan ifade özgürlüğünü giderek daha fazla tehdit eder duruma geldi. Konser iptalleri, tiyatro yasakları ve dijital platformlardaki yoğun denetimler, sanatçıları görünmez bir oto-sansür duvarı örmeye zorlamakta; eleştirel ve sorgulayıcı sanat anlayışı ise “hoşgörülebilir” sınırlar içinde muhafazakâr bir çerçeveye hapsolmakta. 
Bu süreç, yalnızca bireysel sanatçıların kariyerlerini etkilemekle kalmamakta, toplumun kültürel çeşitliliğini ve demokratik tartışma zeminini de daraltıyor. Uzman raporları ve kamuoyuna yansıyan vakalar, bu eğilimin sistematik bir hal aldığını gösteriyor. Özellikle 2023’ten bu yana valilikler, kaymakamlıklar ve AKP'li ve MHP'li yerel yönetimler, muhafazakâr sivil toplum örgütlerinin baskısıyla sanat etkinliklerini sıklıkla iptal etmekte veya sınırlamakta.
Örnek mi?
Dolu Kadehi Ters Tut grubunun Gaziantep Üniversitesi’nde planlanan konseri, grubun LGBTİ+ haklarına yönelik açıklamaları gerekçe gösterilerek Aile Platformu’nun hedef göstermesi sonucu iptal edilmedi. Benzer şekilde, Suavi’nin Seydişehir Belediyesi organizasyonundaki konseri, Ülkü Ocakları’nın araya girmesiyle iptal edilmiş; Manifest grubunun +18 yaş sınırlı Küçükçiftlik Park konseri ise “hayasızca hareketler ve teşhircilik” iddiasıyla soruşturmaya uğramış, konser görüntülerine erişim engeli getirilmiştir. Bu tür kararlar, “milli ve manevi değerleri koruma” adı altında alınırken, Kürtçe tiyatro oyunları gibi “Qral û Travis” de Ağrı, Gaziantep ve İstanbul’da kaymakamlık kararlarıyla yasaklanmıştı. Dijital mecralardaki denetim ise oto-sansürün en güçlü katalizörü haline getirildi. RTÜK’ün “milli ve manevi değerlere aykırılık” gerekçesiyle yayınlara kestiği cezalar ve sosyal medya platformlarındaki içerik kaldırma talepleri, sanatçıları daha temkinli olmaya itmek zorunda bıraktı. Rapçi Ekin Can Arslan (Sansar Salvo) gibi isimlerin kliplerine yönelik uyuşturucu özendirme suçlamaları veya sosyal medya paylaşımları nedeniyle açılan davalar, sanatçıların zihinlerinde sürekli bir risk algısı yaratmakta. 
Susma Platformu’nun 2024 izleme raporları, bu tür müdahalelerin sadece konserlerle sınırlı kalmadığını, belgesellerden festivallere kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığını ortaya koymaktadır. Sonuçta, sanatçılar ya repertuarlarını yumuşatmakta ya da riskli gördükleri konuları tamamen dışarıda bırakmakta. 
Bu iptal kültürü, iktidarın kültürel hegemonya arayışıyla doğrudan ilişkili olduğu apaçık ortada. Resmi kurumların “hassasiyetleri” gerekçe göstererek aldığı kararlar, muhalif veya alternatif sesleri susturmanın en etkili yollarından biri haline getirildi. Yasmin Levy’nin İstanbul konserinin sosyal medya tartışmaları sonrası iptali, Aleyna Tilki’nin Iğdır Üniversitesi mezuniyet törenindeki konserinin üniversite yönetimi tarafından kaldırılması veya Erzurum Büyükşehir Belediyesi’nin Manifest grubunun sahne kıyafetlerini “uygun bulmayarak” iptal etmesi gibi örnekler, karar mekanizmalarının ne kadar keyfi ve öngörülemez olduğunun bir göstergesi olarak ortada duruyor. 
Sanatın eleştirel işlevi böylece törpülenmekte, yerine “aile yapısını koruma” ve “toplumsal huzuru sağlama” gibi muğlak kavramlarla geçiştiriliyor. Oysa sanat, tarih boyunca toplumların vicdanı ve aynası olmuştur. Hürriyetin daraldığı bu dönemde, oto-sansürün yarattığı sessizlik, uzun vadede kültürel yoksullaşmaya yol açıyor. İktidarın “milli manevi değerler” şemsiyesi altında yürüttüğü bu politikalar, yalnızca sanatçıları değil, toplumun tamamını etkileyen bir özgürlük engellemelerine dönüşüyor. Gerçek bir demokraside sanatın sınırları, hukukun ve evrensel ifade özgürlüğü ilkelerinin çizmesi gerekir; yoksa “hoşgörülebilir” olanın dar koridorunda hapsolmuş bir kültür, ne eleştirel ne de özgün olabilir.
Özetle, kültür ve sanatın kalbe dokunan iyileştirici gücü, her türlü zorluğa rağmen toplumları özgürleştirmeye devam edecektir. Sanatın ulaştığı her zihin, kalıpların dışına çıkma ve kendi sesini bulma cesaretini gösterir. Bu yüzden, sanatın olduğu her yerde toplumsal dönüşüme ve daha özgür yarınlara dair umudumuz her zaman diri kalacaktır. 
Unutulmasın ki Kültür ve Sanat, tahakkümün, baskıların panzehridir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!