Ara Seçime Kilit Vurmanın Siyasi Bedeli!
İktidar Neden Seçime Mesafeli?
AKP ve Cumhur İttifakı'nın hem ara seçim hem de erken seçim seçeneklerine kapıyı sert bir şekilde kapatmasının ardında rasyonel siyasi korkular ve stratejik hesaplar yatıyor.
2024 yerel seçimleri, AKP için bir dönüm noktası oldu. CHP’nin ülke genelinde birinci parti çıkması, AKP’nin "yenilmezlik" imajını yıktı. Olası bir ara seçimde, boşalan sandalyelerin muhalefet tarafından doldurulması veya toplam oy oranında AKP’nin yine geride kalması, "iktidarın eridiği" tezini tescilleyecektir. O yüzden iktidar, bu psikolojik üstünlüğü tamamen kaybetmemek için sandığı ötelemeyi tercih ediyor.
Yüksek enflasyon, emekli maaşlarının erimesi ve alım gücündeki dramatik düşüş, iktidarın kalelerindeki seçmen tabanını dahi sarsmış durumda. Ekonomik programın henüz halkın cebine yansımadığı bir ortamda sandığa gitmek, iktidar için "siyasi bir intihar" niteliği taşıyor.
Anayasa’ya göre, Meclis’teki boşalmalar %5’e (30 milletvekili) ulaştığında ara seçim zorunlu hale geliyor. Şu anki tabloda istifalar, ölümler veya belediye başkanlığına geçişler nedeniyle bu sayıya yaklaşılması, iktidarı tedirgin ediyor. Milletvekillerinin istifalarının Meclis Genel Kurulu’nda oylanarak kabul edilmemesi, anayasal bir süreci fiilen durdurmak için kullanılan bir savunma mekanizmasına dönüştürür.
Anayasa’nın 78. maddesi, ara seçimin hangi şartlarda yapılacağını açıkça düzenler. Ancak iktidar kanadı, "Yürütmenin gündeminde ara seçim yok" diyerek konuyu bir "tercih" meselesi gibi sunuyor.
Ara seçim kararı almak, hükümetin veya Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nin yetkisinde olan idari bir tasarruf değil; TBMM’nin ve Anayasa’nın emrettiği hukuki bir zorunluluktur. Anayasa’nın "boşalan üyeliklerin sayısı %5’i bulursa 3 ay içinde seçim yapılır" hükmünü yok saymak, anayasal bir organın işleyişine müdahale anlamı taşır. Gücünü Anayasa’dan alan bir yapının, işine gelmediğinde Anayasa’nın seçimle ilgili maddelerini "gündemimizde yok" diyerek rafa kaldırması, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Peki bu direncin sonuçları ne olur?
İktidarın sandığı engelleme çabası, kısa vadede koltuğu korusa da uzun vadede ağır siyasi bedeller ödetebilir.
Bazı illerin veya seçim çevrelerinin meclis’te temsilcisiz kalması, "temsilde adalet" ilkesini zedeler. Halkın iradesinin parlamentoya yansımasının engellenmesi, demokratik meşruiyet tartışmalarını derinleştirir.
Peki bu durumda muhalefetin elindeki koz nedir?
Muhalefet, iktidarın seçimden kaçmasını "milletten kaçış" şekilde markalayarak bu durumu bir kampanya malzemesine dönüştürecektir. "Sandıktan korkan iktidar" algısı, kararsız seçmen üzerinde etkili olabilir.
Erken seçim talepleri bastırıldıkça, toplumsal gerilim sandık yerine sokakta veya dijital mecralarda birikmeye başlar. Sandığın "subap" görevi görmediği bir sistemde siyasi krizler daha sert yaşanır.
AKP için seçim, artık bir "yenilenme" fırsatından ziyade bir "risk" alanı haline gelmiştir. Ancak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, siyasi partilerin konjonktürel korkularına göre esnetilebilecek bir metin değildir. Ara seçime kapıları kapatmak, sadece bir siyasi strateji değil; aynı zamanda anayasal bir yükümlülüğün ihmalidir. Demokrasilerde sandık, iktidarın istediği zaman açtığı bir kutu değil; halkın egemenliğini kullandığı en temel araçtır. Bu araca vurulan her kilit, en nihayetinde o kilidi vuranlara karşı döner ve bir meşruiyet krizini tetikler.
Yorumlar
Yorum Gönder