​Siyasi İslam’ın Cinsiyet Paradoksu: Eşitlik Anayasal Zorunlulukken "Fıtrat"la Baypas Ediliyor!


​Modern siyasi İslamcılık, devlet yönetimini dini referanslarla şekillendirme iddiasını sürdürürken, bu ideolojinin en belirgin çatışma alanı şüphesiz "kadın hakları ve kamusal alan" olmaya devam ediyor. Türkiye örneği başta olmak üzere, siyasi İslamcı eğilimlerin güçlendiği coğrafyalarda; anayasal eşitlik ilkesi ile geleneksel-dini kabuller arasındaki uçurum, toplumsal bir gerilim hattına dönüşüyor.
İstanbul Sözleşmesi ve Hukuki Güvencelerin Erozyonu

​Türkiye özelinde iktidarın kadın politikalarına yönelik en sert eleştiriler, hukuk devleti ilkesinin bir gecede askıya alınması tartışmalarıyla başlamaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile çıkılması, sadece bir uluslararası antlaşmanın feshi değil, aynı zamanda kadına yönelik şiddetle mücadelede devletin sunduğu "pozitif yükümlülük" taahhüdünden geri adım atılması olarak değerlendiriliyor.

Anayasa’nın 10. maddesi olan "Kanun önünde eşitlik" ve 90. maddesi uyarınca usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu gerçeği, siyasi İslamcı ajandanın "aile yapısını bozuyor" argümanıyla baypas edildiği güçlü bir şekilde dile getiriliyor.
"Ailenin Korunması" mı, Kadının Bireyselliğinin Tasfiyesi mi?

​Siyasi İslamcı söylemde kadın, genellikle "birey" olarak değil, "aile içindeki rolü" (anne, eş, kardeş) üzerinden tanımlanmakta. Bu yaklaşım, hukuki statüde kadını özne olmaktan çıkarıp, koruma altındaki bir nesneye dönüştürme riski taşıyor.

​İktidar kanadından gelen "kadın ile erkeğin fıtratları gereği eşit olamayacağı" yönündeki beyanatlar, Türkiye’nin taraf olduğu CEDAW (Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi) ile doğrudan çelişiyor. Hukuk çevrelerinde bu durum, devletin tüm vatandaşlarına sunması gereken "fırsat eşitliği" ilkesinin ideolojik bir yorumla kısıtlanması anlamına geldiğine vurgu yapılıyor.

​Medeni Kanun ve Nafaka Hakkı Üzerindeki Baskılar

​Son yıllarda siyasi İslamcı çevrelerin hedef aldığı bir diğer kale ise Türk Medeni Kanunu'dur. Nafaka hakkının kısıtlanması ve boşanma süreçlerinde "aile arabuluculuğu" gibi yöntemlerin dayatılması, kadının ekonomik bağımsızlığını ve yargıya erişimini zorlaştırmakta.
Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) içtihatları, kadının ekonomik olarak güçsüzleştirilmesinin yaşam hakkı ve işkence yasağı kapsamında değerlendirilebileceğini vurguluyor. Nafaka tartışmalarının dini referanslarla (iddet müddeti vb.) yürütülmesi, laik hukuk sisteminin temellerine yönelik bir müdahale olarak yorumlanıyor.
Kamusal Alanda "Makbul Kadın" İnşası

​İktidarın teşvik ettiği muhafazakar toplumsal model, kadının istihdama katılımından ziyade ev içi emeğini kutsayan bir ekonomik yapı önermekte. Kreş imkanlarının yetersizliği ve "en az üç çocuk" söylemi, kadını kamusal alandan çekerek özel alana hapseden sistematik bir politikanın parçası olarak eleştiriliyor.
Eşitlik Bir Tercih Değil, Anayasal Zorunluluktur

​Siyasi İslamcı perspektifin kadını "fıtrat" ve "gelenek" parantezine alan yaklaşımı, evrensel hukuk normları ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile derin bir uyuşmazlık içerisinde. Kadın haklarını ideolojik bir pazarlık konusu haline getirmek, toplumun demokratik gelişimini sekteye uğratıyor.
Toplum bilimciler, kadının kimliğini dini ya da siyasi kalıplardan bağımsız, tam ve eşit bir yurttaş olarak kabul eden laik hukuk devletine tavizsiz geri dönüştürülmesi gerektiğini söylüyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Parlamento Güvenliğinde Yeni Dönem Tartışmaları da Beraberinde Getirdi

Meclis Kreşinde “Din Eğitimi” Tartışması: Aileler Ayakta!

Gazi Meclis'te 'Liyakat' Krizi: Görme Engelli Çalışana Bankta Mesai, Kıdemli Şefe 'Puantaj' Sürgünü!